FİKRİ YARGICI İLE MÜZİKTEN KAHVEYE

Drum House Cafe’nin sahibi Fikri Yargıcı’yı uzun yıllar sahnede baterisi ile izledik, İzmirli death metal grubu Pitch Black Process ile kaydettiği albümlerini dinledik. Davul eğitimi deyince ilk akla gelen eğitmenlerden biri olmakla birlikte Türkiye’nin en iyi metal davulcularından biridir kendisi. İçindeki sanatçıyı melodiler eşliğinde bu sefer tasarıma da döktüğü Drum House Cafe ise davulun bambaşka dünyasına açılan bir kapı adeta. Davul ve kahve konseptiyle Türkiye’de bir ilk olarak açılan mekânda hem davul dersleri veriyor hem de bir diğer uzmanlık alanı kahveye dair farklı lezzetler tatma imkânı sunuyor öğrencilerine ve ziyaretçilerine. O halde buyurun Fikri Yargıcı ile Filhakikat.net için yaptığımız Fikri’nin yeni mekânı Drum House Cafe, solo kariyeri, davul dersleri ve yeni projelerine dair keyifli röportajımıza.

Merhaba Fikri, nasılsın?

Hayatım davul ve kahveden ibaret şu anda. Şu dönem şartlarına göre şükür diyorum, çalışıyoruz, hayatımızı dolu dolu geçirmeye çalışıyoruz.

Seni uzun yıllardır müzisyen olarak tanıyor ve Türkiye’de ve online ortamda dünyanın dört bir yanında davul eğitimi verdiğini biliyoruz. İzmir’de farklı ve konsept bir işe imza attın. Drum House Cafe fikri nasıl ortaya çıktı, mekânda şu an neler var bahseder misin?

Drum House Cafe benim yıllardan beri aklımda olan bir projeydi. Sürekli dersler veriyordum ama bunu farklı bir format ve altyapıda sunmak istiyordum. İlk başta cafe, kahve ve davul dersi bir arada olacak şekilde bir fikrim vardı. Orijinal bir şey yapmak istiyordum. Daha sonra tasarımcım Bahar’la davuldan masalar, tomlardan, trampetlerden raflar, cajondan taburelere kadar her şeyi davul konseptiyle ilişkilendirerek burayı tasarladık. Yıllardan beri aklımda böyle bir yer vardı. Biliyorsunuz bir grup geçmişim de vardı. Ancak bunları tamamen ayırarak kendi vizyonumda solo bir yerim olsun istiyordum. Drum House Cafe ile bunu gerçekleştirdim.

Drum House Cafe’nin açılışına dair bir organizasyon düşünüyordun ama pandemi araya girdi. Bir yandan da artık bununla yaşamak gibi bir durumuz var, planların ne durumda?

Aklımda birçok fikir var. Burada workshopların olmasını istiyorum, olacak da. Açılışta Türkiye çapında tanınmış bildiğiniz grupların davulcuları gelecek hatta konuştuğum genç bir yetenek var, çok sevdiğim yetenekli bir davulcudur, onunla birlikte parti havasında bir açılış düşünüyorum ama ne zaman olacağını bilemiyorum. Biz aslında açılış gibi bir şeyi dün mini bir konserle yaptık. Burada açık havada bir caz konseri yaptık.

Duyuruları nereden yapıyorsun? Planlı mı oluyor?

Aslında çok spontane gerçekleşen bir şeydi. Dün akşam gençlerle karar verdik, akşam 9’da instagramda post’u yayımladım. İstediğim gibi bir şey oldu, yoldan geçenlerin dikkatini çekti, gelip oturdular, fotoğraf çekip paylaşım yaptılar, kahve eşliğinde akşamüstü mini bir caz konseri dinlediler. Amacımıza ulaştık, insanların kulağına kar suyu kaçırmış olduk. Benim isteğim yazın akşamüstü mini bir orkestra ile açık hava caz müziği yapmak. Bu konsere çıkanlar okullu ve çok yetenekli gençlerdi, saksafoncu Amerika’da okuyor, gitarist İtalya’da okuyor, o gelemedi ama yerine başka bir gitarist çıktı. Çok hoş 2 saatlik bir caz konseri oldu. Bu konsepti, coffe and jazz diyebiliriz belki, yazın haftada bir akşam yapmayı düşünüyorum. Haberlerini de önceden instagramda yayımlamayı düşünüyorum. Aslında fikir çok ama pandemiye bağlıyız.

Bateri eğitimi almanın şartları var mı? Öğrencilerini kabul ederken baktığın belli kriterler nelerdir?

Aslında baktığım bir kriter yok. Bu işi seven, isteyen herkes yapabilir. Bana bunu yapmayı çok istiyorum ama kulağım var mı, bilmiyorum diye geliyorlar. Herkesin bir ritim kulağı vardır. İnsanların bunu bilmesini istiyorum. Herhangi bir fiziki rahatsızlık, kas spazmı ya da Parkinson gibi bir hastalığı olmayan birisi yolda yürürken belli bir ritimle yürür. Ritim insan doğasında var. Ritim kulağım yok diye bir şey yok, bunun aslında çok travmatik, geçmişe dayalı bir şey olduğunu düşünüyorum. Çok basit ve gerçekçi bir örnek vereceğim. Örneğin 42 yaşında biri olsun, yıllardır davul çalmak istemiş ama çalamamış çünkü ritim kulağı olmadığını düşünmüş, belki 5-6 yaşındayken bir şarkıya ritim tutmuştur, bir arkadaşı “aa sen ne biçim çalıyorsun, yapamıyorsun, uyum sağlayamıyorsun” falan demiştir. İşte onda o an müziğe uyum sağlayamama, müzik yapamama gibi bir altyapı oluşmuştur. Üzerinden otuz yıl falan geçmiştir. Bunun neden kaynaklandığını bilmiyordur. Aklında kalan tek bir şey vardır; ritim kulağı olmadığı. Bunu söyleye söyleye kendini inandırmıştır. Öğrenilmiş çaresizlik diye bir şey var. İşte böyle çok insan var. Yıllardır enstrüman çalmak isteyip bunun yüzünden uzak kalan. Sonradan da gelip neden bekledim bu kadar sene diye çok pişman oluyorlar. Yoksa herkesin ritim kulağı vardır.

Çok güzel açıkladın. Ben bile heveslendim şimdi ders almak için. Herhangi bir fiziki rahatsızlığı yoksa herkesin ritim kulağı vardır dediğinde aklıma geldi; müziği rehabilitasyon amaçlı kullandığın bir çalışma da vardı, değil mi?

Evet, parkinsonlu hastalarla yaptığım bir çalışmaydı. Türkiye’de olmasa da dünya çapında parkinsonlu hastalarla beden perküsyonu çalışmaları yapılıyor. Zaten bunlar fizyoterapi çalışmaları. Ama beden perküsyonu ile beraber hem el kol hareketleri, hem de belli bir ritimde, belli bir metronomda çalışmalarla melodiler yaratılıyor. Böylece çok farklı bir çehreye büründürülüyor. İspanya’da Javier Romero adında antropolog ve müzik eğitmeni bir profesör bunun eğitimini veriyor. Bu eğitimde beden perküsyonunu işliyor. Alzheimerlı, parkinsonlu hastalarla çalışarak bu hastalıklarla ilgili tezler yazmış birisi. Bu konuda da dünya çapında geçerli sertifikalar veriyor. Bu eğitime gitmeye niyetlenmiştim ancak oraya gidip yaklaşık altı ay orada kalmam gerekiyordu. Profesör Romero ile iletişime geçtim, bayağı yazıştık. Ama şartlar nedeniyle mümkün olmadı. Burada yaptığımız çalışmada ise benim yaklaşık yirmi yıllık deneyimlerime dayanarak geliştirdiğim beden perküsyonu çalışmaları yer aldı. Daha önce bazı şirketlerle ve okullarla yaptığım çalışmalardan da esinlenerek parkinsonlu hastalar için özel bir format oluşturdum. Yılların verdiği deneyim ve müziğin verdiği güç ile onlarla ortak çok güzel bir proje yaptık. Onlar da inanılmaz faydalarını gördüklerini söylediler. Zor bir hayatları var, benimle pek çok şey paylaştılar, onlarla empati kurup daha entegre bir şekilde çalışmaya başladım. Çalışmalarımızın ardından bana dönüşleri hareket alanlarının daha genişlediği yönünde oldu. Bu iyileştirici bir terapi değil elbette ama hayat standartlarını geliştirebilecek, işlerine yarayabilecek bir şey. Tabii, düzenli yapılması gerekli.

Müthiş bir proje olmuş gerçekten. Tebrikler. Peki, sen bu işe girmeye nasıl karar verdin? Bu hastalarla yollarınız nasıl kesişmişti?

İspanya’daki profesörü keşfettikten ve bu işin hem mental hem de fiziki anlamda sağlıkla olan ilgilisini gördükten sonra bu işi ben de yapmak istedim. Parkinson Derneği başkanı Gülnur Kelçe Hanım’la tanıştım ve ona projemden bahsettim. Onun da çok hoşuna gitti. Başlarda bunun yeni bir gelir kapısı olabileceğini de düşündüm. Bunu çekinmeden söyleyebilirim. Ama çok gariptir belli bir süre sonra ben ücret almamaya başladım. Alamadım daha doğrusu. Çünkü onlarla bir araya gelince ve onların enerjisini alınca dedim ki bu para ile yapılabilecek bir şey değil. Bir süre ücretsiz olarak yapmaya başladım. Orada aile gibisiniz. Oraya para giremez, çok itici oluyor. Sonra benim için de çok rahat oldu. Çok tatlı insanlar ve inanılmaz bir mizah anlayışları var. Ben pot kırdığımda bana espriyle geri dönüyor ve bana bir şeyler öğretiyorlardı. Önce çalışma yapıyorduk, ardından pastalar, çörekler, çaylar geliyordu. Beraber oturup sohbet ediyorduk. Benim için de kesinlikle bir terapi alanıydı orası. Çok özlüyorum. Maalesef pandemi nedeniyle Mart’tan beri yapamıyoruz ama şartlar düzelince elbette devam edeceğiz.

Bu enstrümanı seçmende neler etkili olmuştu, müzikle yolunun kesiştiği o ilk anı hatırlıyor musun?

Bu enstrümanı seçmem grup elemanlarım sayesinde oldu. Eski grup elemanım Emrah’la dershane zamanından tanışıyorduk.  Üniversitede ben aynı fakültenin tarım makinalarını, o da deri teknolojisini kazanmıştık. Emrah gitar çalıyordu.  Üniversitede Kerem’le tanıştı. O da gitar çalıyordu. Geriye basgitarla davul kalmıştı. Emrah’ın kardeşi Emre ya davul ya da bas çalacaktı. Baktık benim davula yeteneğim var, ben davula geçtim, Emre de basa geçti. Ben de geçmişe dayanan bir şey yoktu. Ondan sonra benim müzik kültürüm şekillenmeye başladı. Dersler aldım, günde 6-7 saat davul çalışıyordum, çok sevdim, okulu artık neredeyse bırakıp sırf davula yöneldim, öyle öyle gelişmeye başladım ve davulcu oldum çıktım (gülüyor).

İlham verici bir hikâye anlattın şimdi! İnsan çizgisini seçince kimse onu durduramıyor işte, o yol akıp gidiyor.

Bazen o yolun seni seçtiğini de bilmiyorsun. Yıllar sonra ben bunu seçmişim diyorsun. Çünkü ben günde 6-7 saat çalışırken yirmi sene sonra ben bunu yapacağım demedim. O an onu istiyordum. O beni çekiyordu. Meğer ben o yola girmişim. Bu içsel bir şey olduğunu gösteriyor. Planlanan bir şey değil.

Davul Türklerde bilinen en eski vurmalı çalgı. Orta Asya Türk kültüründe de önemli bir yeri var; hem şaman ayinlerinin aurasını yaratan bir enstrüman hem de bir tür haber aracı (tamtam) olarak kullanılırmış. Etnik vurmalılar da çalıyor musun? Davulun spritüel dünyası hakkında ne düşünüyorsun?

Müziği yaparken orada olman lazım. Ben perküsyonist değilim, perküsyon çok başka bir dünya, çok seviyorum, çalan arkadaşlarım var, keyifle izliyorum. Bunun geçmişi Afrika’ya dayanıyor, ritim oradan doğan bir şey. İspanya’daki etnomüzikolojist Javier Romero’dan bahsetmiştim, Afrika’ya birçok gezi yapmış ve orada yaptığı bir çok araştırmaları var. Makalelerinde müzik, ritim Afrika’dan doğmuştur diyor. Aslında vurmalılarla bizi spiritüel dünyaya götüren müzik, bizim doğamızda olan bir şey. İşin perküsyon tarafı gerçekten etkileyici. Davul da vurmalı bir çalgı, kesinlikle ruhen iyileştirici bir tarafı var. Bunu öğrencilerime hep söylüyorum. Özellikle ufaklıklara. Bu süreçte her şey online, herkes evinde kapalı, çocuklar psikolojik bir yük altındalar, sürekli ekrana bakmaktan bitap düşmüş durumdalar. Haftada bir kere buraya geliyorlar, onlara buraya geldikleri zaman bu izole ortamı davulu kendinize iyi gelecek şekilde kullanın diyorum. Bazen çok stresli oluyorlar, bu davula da yansıyor. Burada birebir ilişkilerimizde onu görüyoruz. Yetişkinlerde de olabiliyor. Genelde akşam iş çıkışı 7’den sonra geliyorlar, kravatını çıkarıp, telefonunu kapatıp, 1 saat dünyayı unutmak istiyorlar. Benim de dediğim bu; davulu bir terapi olarak kullanmak, sadece ona odaklanmak ve başka hiçbir şey düşünmemek. Davulla enerji atıyor ve enerji alıyorsunuz. Müzik aslında çok iyileştirici. Hangi enstrümanı çalarsanız çalın. Ders mi alıyorsun, bir çalışmaya mı girdin, bırak kendini. Müzik ardıl düşünceleri kabul etmez ki! O zaman müzik yapamazsın. Sen o müziği yaparken orada olan lazım. Diğer türlü yaptığın şeyden bir kazancın olmaz. Davul bedeni terbiye eden bir enstrüman, dört uzuv çalıştırıyorsun ve kontrol etmeye çabalıyorsun. Ruhen ve bedenen çok iyi gelecek bir enstrüman olduğunu düşünüyorum. Ben şahsen bunu yaşadım. Maalesef son dönemlerde çok içine giremiyorum çünkü çok yoğunum. Bu yoğunluğun arasında günde bir saat kendime bir zaman ayırmak istiyorum, her şeyi kapatıp sadece davulla haşır neşir olayım istiyorum.

Tam da bu soruya geliyordum. Eğitmenlik tam gaz devam ederken, müzisyenlik konusunda neler yapıyorsun? Pitch Black Process ile yollar ayrılmıştı, yeni projeler ya da solo çalışmalar var mı?

Gruptan ayrılalı yaklaşık iki sene oldu. Düşünüyorum tabi, çok istiyorum ama şu sıralar o kadar yoğunum ki. Yakın zamanda bir grup teklifi geldi, onu da geri çevirmek zorunda kaldım. Zaten şu an içinde bulunduğumuz şartlarda grup çalışması da zor ama ileriye yönelik dahi olsa şu an geleceği göremiyorum. Çünkü burayla ilgilenmekten kendime bile zaman ayıramıyorum ki bir grubun sorumluluğunu alayım. Ama çok istiyorum gerçekten, sahne almayı da çok özledim.

Bir de drum house’un bir cafe olarak sorumlulukları var.

Evet, burası daha çok yeni, o nedenle çok ilgi istiyor. Burayla ilgilenmek ve kahve yapmak hoşuma gidiyor. Ders haricinde burayla ilgileniyorum. Bu dönem benim misyonum bu diye düşünüyorum. Zamanı gelince grup da olacak. Şu an dersler, workshoplar, mini konserler üzerine düşünüyorum.

Baterinin eril bir enstrüman olarak kodlanmışlığı var ve bunu kırmaya yönelik güzel hareketler de. Bu sene Hit Like A Girl Türkiye’de Leyan Senay, Özgür Can Öney’in katkıları ve Vater Percussion, Senkop Müzik, Turkish Cymbals, Öke Cajon, RudiCubes, Mca Medya Ajansı iş birliği ile düzenleniyor. Sanırım aralarında senin öğrencilerin de var, değil mi?

Evet, öğrencilerimden Rana katılacak. Bir de bir anne var, Zeynep, o da katılacak. Bence çok güzel bir etkileşim yaratıyor. Bu sene de Leyan Türkiye’de görevi devraldı ve çok da başarılı. Leyan’la da konuştuk, destek olur musun dedi, seve seve olurum dedim. Katılacak öğrencilerim çok heyecanlı. Şu sürece çok güzel bir enerji kattı. İnsanların gerçekten bu tür şeylere ihtiyacı var.

İstanbul Agop Zilleri ve Tama gibi dünyaca ünlü davul markasının sanatçısısın. Bu konuda ne demek istersin? Tama’nın farkı nedir sence?

Her markanın çok iyi davullar ürettiğini biliyorum. Hepsinin kendine has tonları var. Ben Tama artistiyim, Tama’ya kendimi çok yakın hissettim. Tama Starclassic Maple kullanıyorum. Ama Tama, PDP, Yamaha, Sonor, Pearl hepsinin kendine has karakteristik tonları var. Yukarda Yamaha Maple Custom Absolute da var. O da güzel bir davuldur. Ama ben yıllardır Tama kullandım, Maple’ın çok açık ve kemik bir tonu var. O yüzden özellikle çok seviyorum. Hem caz hem de metalde kullanabileceğin çok karakteristik bir davul. Bir de İstanbul Agop var. Onlarla bayağı uzun süredir beraberim. Bence dünya çapında önemli bir yere sahip. Türkiye’de fabrikası olan tek marka, çok köklü bir geçmişi var. Dünya çapında da ciddi satışları olan bir marka. Fabrikasına da gitmiştim.

Zil fabrikası ziyareti bayağı ilginç bir deneyim olmuştur. Neler hissettin?

Olmaz mı? Çok acayip bir yerdi. Yüzlerce zil bir arada isteğini deneyebiliyorsun, cennet gibi bir şeydi.

Drum House Cafe’de de zil koridoru şeklinde bir uygulaman var değil mi? Nasıl bir şey yapıyorsun?

Drum House Cafe’de gördüğünüz bütün ziller hem dekoratif hem de satın alınabilen ziller. Bunların hepsini davul odasında deneyebiliyorsunuz. Bir de yukarı çıkarken zil koridoru var; duvarlarda kutular içinde üçerli dörderli ziller var, o kutulardan da istediğiniz zili seçip davul üzerinde deneyip istediğinizi satın alabiliyorsunuz. Davul odasında 3 tane davul var, bu davullardaki ziller de Agop zilleri. Çok fazla çeşit Agop’la burada buluşup birçoğunu deneyip satın alabiliyorsunuz ya da olmayanları sipariş verebiliyorsunuz. Bu da Türkiye’de başka bir yerde olmayan bir format.

Pandemiden önce sanırım İzmir’de izlediğimiz son konser Dennis Chambers’ın da yer aldığı Victor Wooten’ın grubuydu.  Konser nasıldı sence? Caz davul deyince bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor. Müzikal ayrım enstrümana nasıl yansıyor sence? Hangi caz müzisyenlerini seversin?

O izlediğimiz konser efsaneydi gerçekten. Dennis Chambers’ı ilk defa dünya gözüyle izlemiş oldum, çok mutluyum. Bambaşka bir dünya, Dennis Chambers bir caz davulcusu değil sadece, fusion ve funk’ı da içinde barındıran bir adam. Çok teknik, çok hassas, çok zaman ayrılması gereken çok başka bir kulvar. Başka bir adanmışlık gerektiriyor.

Metal müzikte favori davulcuların kimlerdir ya da senin için davul enstrümanının zirve yaptığı albümler hangileridir?

Tomas Haake (Messuggah) çok karakteristik, çok iyi bir davulcu.Dirk Verbeuren şu an Megadeth’in davulcusu, önceden Soilwork’daydı, çok iyidir.

Danny Carey?

Evet, tabi, Danny Carey (Tool) tam şahsına has bir davulcudur.

Progresif Rock türü de davul enstrümanında ses getiren işler çıkarmıştır. Neil Peart (Ruhs) mesela. Bu konuda ne demek istersin?

Evet, Neil Peart ve ondan öncekilerin orijini de John Bonham‘a dayanıyor aslında. O camiada Portnoy’u da çok tutarım. Sohbet konusudur, çok konuşulur hakkında. Lars’ı da çok severim. Ona da çok b*k atan vardır. Davulcunun iyi olması için her zaman teknik olması gerekmez, müziğinin bana verdiği his önemli.

O zaman bonus soru gelsin: Metallica’nın “And Justice For All” albümü hakkında ne düşünüyorsun?

Çok iyi bir albüm! Tarihi bir albümdür, kaç yıl öncesinden bahsediyoruz, bakar mısın? “And Justice For All”, “Ride the Lightning”, “Black”, “Load”, “Reload” albümlerinde Metallica’daki değişime bakar mısın? Bu değişime direnmeyip değişimi gerçekleştiren adamlar bunlar! “Load”, “Reload” benim hayatımın albümleridir. İnanılmaz bir kayıt, inanılmaz besteler. Mesela “Cunning Stunts” konseri de efsanedir.

Kesinlikle! Hâlâ ilk izlediğimde yaşadığım heyecanı yaşarım.

Bak tüylerim diken diken oldu! Adamlar değişime açık ve kalben çalıyorlar. “Death Magnetic”ten sonraki işlerinde ben de koptum ama o benim zevkim. Benim için inanılmaz değerliler. Lars da benim için inanılmaz kıymetli bir davulcu, bence iyi bir sanatçıdır. Bazen arkadaşlarım, öğrencilerim en sevdiğim davulcuyu soruyor, Lars deyince şaşırıyorlar, bu kadar teknik çalıyorsun neden Lars’ı beğeniyorsun diyorlar. İnsanlara göre beğendiğin bir davulcu illâ teknik olmalı. Ben öyle bakmıyorum Benim için müzisyenliği, yaratıcılığı önemli, çalgıcılık kısmı değil. Ona bakarsan gruplar arasında mesela Bon Jovi’yi, davulcu Tico Torres’i çok severim. Onun dışında Dirk (Megadeth), Tomas Haake (Messuggah), son dönemden de Baard (Leprous) favori davulcularımdandır. Leprous çok iyi gidiyor, kitlesi de oluştu, müzisyenler de çok iyi özelikle davulcusu harika.

Kahve konusunda da bir gurmeliğin de var. Az önce bize ne demlemiştin?

(Gülüyor) Çok teşekkürler, az önce ben size Etiyopya çekirdeğimi Chemex demleme yöntemi ile yaptım. Estağfurullah, gurmeyim demeyim, 3-4 yıldır kahveyi seçerek içen biriyim. Burayı açtığımdan beri bu konuyu daha da detaylandırdım. Çok şanslıyım ki etrafımda beni yönlendiren Tanyel, Mert, kahve tedarikçim Baran gibi çok iyi kahve üstatları var, kahveyi doğru ellerde öğreniyorum. Ders dışında kahve demleme teknikleri, incelikleri vs. ile uğraşıyorum. Örneğin bu kahveyi biraz daha az öğütsem daha gövdeli bir kahve gibi gelmeye başlayacaktı size. Kahve sıcaklığı, dökme hızı, tanecik boyutu, demleme yöntemi derken çok başka ve keyifli bir dünyaya girdim, kahve bir sanat bence.

Kahve çekirdeklerini nereden alıyorsun?

İzmir Selçuk’ta bulunan BUEGROS Coffee Roastery’den alıyorum. Butik çalışan bir yer, sahibi Baran Burunsuz. Burayı açmadan önce birkaç kere ziyaret ettim, kahve tadımları yaptık. Başladığımdan beri onunla çalışıyorum ve çok memnunum.

Peki, şimdi farklı bir soru geliyor. Single orijin kahvelerini müzikle eşleştirmeni istersem, hangi şarkı hangi kahveni iyi anlatır?

Vay, güzel soru! (gülüyor). Kolombiya daha gövdeli ve koyu. Vallahi ben bir Devildriver hayranıyım. “Winter Kills” albümü yakışır buna. Devildriver’ın albümleri aslında aynı gibidir ama taş gibidir. Guatemala daha yumuşak içimli, o halde “Symphony of Destruction”ı getirdi aklıma. Honduras biraz da yumuşak, aromatik, John Bonamassa & Beth Hart ikilisinden “Stop” şarkısıyla blues eşliğinde güzel gider. Etiyopya’ya da Thelonious Monk ile caz yakışır. Çok farklı metalden blues oradan caza geçtik. Dört kahvemizi bu şarkılarla eşleştirdik. Yenileri geldiğinde eşleştirmeye devam edeceğiz (gülüyor).

Tam bir proje adamı olduğunu biliyorum, işte yeni projelerini merak eden soru geldi!

Drum House Pub konseptiyle bir proje üzerine düşünüyorum. Burada özel bir tür canlı müzik de olacak. Yine benzer davul, zil tasarımlarıyla süslenecek, sahne dekorasyonu biraz da sıcak bir his yaratacak şekilde tasarlanacak. Proje yatırımları hakkında görüşmelerim devam ediyor; içki firmaları, ortaklar, yatırımcılar çok sıcak bakıyorlar. Bu süreçte güzel insanlar biriktirmişim. Zamanı gelince vücut bulacak. Buranın açılışında da sürpriz konserler planlıyorum ve farklı türden müzisyenleri buraya davet edeceğim. Sadece İzmir’e özgü butik ve Premium bir mekân olacak ve Drum House Cafe kültürü davul, kahve, pub şeklinde devam edecek. Bu arada birayla kahve de çok güzel giden bir şey, bir tür Irish bar kafası gibi düşünüyorum. Bira da kahve de butik, tadımları olan şeyler, bu ikisinin birleştiği ortam da nezih oluyor.

Röportaj: Zeynep Çolakoğlu