Zincir

fil2

Kabukları sıyırmam, bir şeyleri dişlemem şart. Önümdekine, elimdekine tutunmam lazım. Yükseklere tırmanmam, dalları kırmam ve gram tereddüt etmeden atlamam gerek boşluğa. Elimden bir şey gelmiyor ama belki başımdan bir şeyler geçiyordur. Şüpheli de olsa fikirliyim. Yine de dişleyerek düşmem lazım. Dişlerim düştüğüm yere aittir. Hem ben düşmüyorsam, yerçekimi neden var?

Sizden bir şeyler dilenmem şart. Kibarlıkla sunduklarınızın, içtenlikle paylaştıklarınızın, ondan bundan çaldıklarınızın, korkudan tamam dediklerinizin, kendinizi iyi hissetmek için bildiklerinizin suyunu sıkıp içmek zorundayım. Boğazım çok kuru, dilenmem lazım. Islaklıkla dinlenmem lazım.

Beni oraya buraya çekebilirsiniz. Zincirimi koparacak gücüm yok. Hatta onu seviyorum bile. Onu halka halka seviyorum. Her halkada yutkunmam gerek. Çünkü boğazım çok kuru. Çünkü yardımsız dinlenemeyecek kadar yorgunum. Her halka ayrı güzel, ayrı bir yutkunmayı hak edecek kadar güzel.

Yine de göründüğüm kadar temiz değilim. Üzülüyor olabilirim ama mağdur değilim. Hele bir zincirimi alın benden. Nasıl da vahşileşirim. Gözünüzün yaşına bakmam. Üstelik saatlerce gülerim. O benim, o benim zincirim. Beni istediğiniz yere sürükleyin. Sürükleyebilirsiniz. Ama o benim zincirim. Halka halka benim.

Sürekli tırmanıp atlarken fark ettiğim bir şey var. Derdim o asıl. Size anlatacağım şey o. Size anlatacağım çünkü siz zaten orada değilsiniz. Dişlerimi ektiğim her yeni yerçekiminde biraz daha fazla anladım bunu. Fark ettiğimi nasıl da fark etmezsiniz?

Siz beni hiç görmediniz. Sizden olmayan beni hiç görmediniz. Gördüğünüz tek şey kendiniz. Üstelik o kadar kötü bir taklidiyim ki aslınızın. O kadar adi, o kadar yeteneksiz ve o kadar kaba bir suretiyim ki varlığınızın. Küçük, korkak ellerim var. Sürekli bir tedirginlik içindeyim. Çirkinim, kokum eski tanrılar kadar uzak. Ayağa kalkıp uzaklara bakmam söz konusu değil. Binlerce yıl yaşamam lazım bunun için ve ben yükseklerden atlıyorum, bilirsiniz.

Nasıl fark etmezsiniz? Biliyorum. Aslında sürüklenmek istiyorsunuz halka halka. Deliriyorsunuz. Aklınız fikriniz bunda. İçinizde her gün dönen kovalamaca bundan ibaret. Keşke bir zinciriniz olsa. Dilenmek istiyorsunuz benim gibi. Çamurlarda, yerlerde sürünmek, tekmeler yemek istiyorsunuz. Ağzınızda demirin tadını istiyorsunuz. Dediğim gibi, o benim zincirim. Ve hele bir deneyin onu benden almayı, nasıl da vahşileşirim.

Ara sıra açıp yüzüme bakıyorum. Masum bir yüzey görüyorum. Sığ sularda kısılıp kalmış bir derin su balığının aptal ifadesini bir de. Her hücresi pırıl pırıl, kaplandığı tüyleri işe yaramayan birer zeka emaresi. Dayanamıyorum kapatıyorum hemen. Çünkü gerçekten korkutucuyum. Gerçekten korkuyorum. Yapamıyorum, sizin berbat iziniz oluyorum yeniden.  Sizin berbat, aşağılık, bir halta yaramaz, zavallı müsveddeniz. Kafamı kaldırıp bakıyorum. Biraz dal, biraz yüksek arıyorum. Dişlek bir düşüş. Yutkunmam lazım diyorum, dinlenmem.

Evet istediğim bu. Tek bir şey; dinlenmem. Ve ne yaparsanız yapın, ister parçalayın beni,  ister gözlerimi oyun, kudurun göklerde, kendi yüzünüze takın beni. Yine de zincirimi vermem.
 

Yazı: Yiğit Ünsay

Fotoğraflar: Perttu Saksa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir