Yanlış Yaşıyoruz

‘’ Ben seni seviyorum diye, sende beni sev istedim.

   Hem sevmedin hem de gittin.

   Bende sana yazı yazdım, bil istedim.

   Ben ölmedim. ‘’

Ölümünü bir insanın gidişine bağlayabilecek insan mısralarıyla başladım yazıma. Yukarıdaki mısralara aldanıp da size buram buram romantiklik kokan bir yazı yazacağımı düşünmeyin. Aksine hayatın gerçeklerinden bahsedip canınızı sıkmayı planlıyorum.

Hayatın gerçeklerine birkaç örnek ; incir reçeli kimseyi kimseye aşık etmiyor ve hiç kimsenin gözleri kimsenin evi olmuyor. Ah Muhsin Ünlü ‘nün dediği gibi  ( Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum ! Çünkü bu seni seviyorumun içine nal salmaktır. ) değil ayakkabı olayı. O kapıda bekleyen ayakkabılar aslında sizi terk etmek için bekliyor ve bir gün gideceğini bildiği için ayakkabılarını içeri almak yerine kapının önüne bırakıyor.

Mutluluğun yüce bir yanının olmadığını, asıl önemli olanın mutsuz olmamak olduğunu anlaman sanırım tam şu zamanlara denk geliyor. Hayatı sorgulamaya başladığın noktada, kendi gücünün, irade ve kişiliğinin sınırlarına dair korkunç bir değerlendirme hatası yaptığını göreceksin. Sen bu hayatta, ne sandığın kadar güçlüsün ne de güçlü olmak zorundasın. Yaşamak kadar basit bir olguyu nasıl bu kadar komplike hale getirdiğini sorgularken öleceksin büyük ihtimal.

Yaşadığın sürece göreceksin ki  ( belki bu noktada ‘ hissetmek ‘ kelimesini kullanmam daha doğru olurdu ) ; söylenmiş her yalanın zamanla etrafına bir duvar ördüğünü ve yalanın aslında yalan söyleyenin kendine yaptığı bir gerçek dışılık olduğunu.

Hayatında bazı şeyleri düzeltmenin mümkün olmadığını göreceksin. Ve bir şeyin bir kez söylediği zaman artık  gerçek ve silinemez olduğu gerçeğini tecrübe edecesin. Ne kadar acı ?

Yapılan eylemlerden sonra dilenen özürlerin hiçbir öneminin olmadığını göreceksin çünkü; insan içine çimento dökülmüş gibi yaşayamıyor. Ayrıca zaman da hiçbir şeyin ilacı değil.

İyi niyetin kullanılamayacak kadar değerli bir şey olduğunu öğrenmemiş insanlarla karşılaşıp, tüm iyi niyetini harcatacaksın. Üzgünüm burada da kaybeden sensin.

Yaşamı, doğası gereği hırsızlıktan farksız bir eylem olarak görmüyorum ben. Güzel bir hayatın altını biraz kazıdığın zaman bir sürü rezillik, şerefsizlik, hırsızlık, mutsuzluk, umutsuzluk, sevgisizlik . . . vb birçok şey bulabiliriz. Yaşamak, başkalarının hayatını yağmalamak, belki de yaşayandan habersiz arzularını, hayallerini, umutlarını çalmak. Ve bunu bilerek, isteyerek yapmak.

Hangimiz kendi hayatımızı yaşıyoruz ?

Hangimiz bir başkasının hayatından çalmadığımızı iddia edebiliriz ?

Ve

Hangimizin hayatından çalınmadığını iddia edebiliriz ?

Büşra Öklük

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir