SOUNDGARDEN: Kader ya da sadakat?

s

Bazı insanlar büyümemeye yazgılıdır: İşte Chris Cornell, aslında mucizesi, ne birdenbire yükselen vokali, ne de dertli ses tonu… Mucizesi Superunknown’un üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen, üstüne kendi halinde bir tişört giydiğinde, sanki Seattle hiç dağılmamış, Seattle’ın dışına bir adım bile atmamış gibi görünebilmesi. Ya da, saçının tam grunge boyunda uzaması, ya da sakallarının üniversite birinci, bilemedin ikinci sınıfa dair bir şey oluşu. Mucizesi, hala genç görünmesi, kamera yüzünün dibine girip, zoom’u basıp, kırışıklıklarını yüzümüze sokup da geçen yılları bas bas bağırmayınca, o çok içen, çok müzik dinleyen, gitar çalan, ama asla şarkı söylemeyen, yolların çok önceden ayrıldığı o eski dostu hatırlatması.

Çok grunge dinlemesem de, Soundgarden’ın grunge alemindeki yeri başka oldu benim için. Nirvana’nın daha bir punk havası (ki Kurt Cobain bir punk yıldızıymışçasına patlayarak kafasına bir kurşun sıktı), Alice in Chains’in damarlığı, Pearl Jam’in şiirselliğinin yanında, Soundgarden her zaman daha bir hard rock’tı. Daha mı uzak, daha mı yakın, bilemiyorum; ama metal tedrisatından geçmiş biri için sonradan iyi geçinilen komşular arasında en yakın olanı oldu (Pearl Jam’in yeri ise özgün ve ayrıdır).

İşte Chris Cornell, solo albüm çıkardı ve daha modern rock bir sound elde etti; ama şimdi Soundgarden’la beraber İstanbul’da… Eksik bir Alice in Chains ve bir kuşağın anlatmayı pek sevdiği Pearl Jam konseri var, peki Soundgarden niye bu kadar bekledi? Bilemem, Chris Cornell’in zamanı durdurmasının yanında Kim Thayil ve Ben Shepherd zamanın izlerini taşıyorlardı, ikisi de kilo almıştı, Kim Thayil’in geniş bandanası tepelere kar yağan rockçının nihai çözümünü düşündürüyordu. Sıkıntılı pop ikonlarından çok müzik emekçileri izlenimi uyandırdılar bende, iyi, temiz, hakkını vererek çalıyorlardı.

İşte Soundgarden, sanki 90’ların ortası hiç bitmemiş gibi, sanki “Niagara Niagara” dün çekilmiş ve sevgililerimiz bizi her an terk edebilir, ya da en iyi ihtimalle maraz çıkarabilir. Öte yandan, festivalin kendisi müzik kültürü denilen hadisenin iflas ettiğini ve kolay kolay iflah olmayacağını ortaya koyuyordu. Üç farklı giriş, parayı basan en öne geçer, arkada ise konsere can verecek üniversite öğrencileri, rock’n roll’un imkanlarını yılmadan geleceğe taşırlar. Önde sıkıcı, bitik ve facebook’ta prim yapacak bir şeyler paylaşmaktan başka bir şeyi düşünmeyen kodamanlar, önümüzdeki yılların sıkıcı tekrarlardan ibaret olacağını yüzünüze vururlar. Arka taraf, “normal ayakta”, sıkı örülü bir kalabalık, önlerde ise kayıtsızlığı ifşa eden boşluklar var.

Müzik kültürünün iflası bu durum; çünkü müzik kültürünün olmazsa olmazı, tutku, paraya çevrilmiş, konserlerde önde olmak için ortaya konulan irade, bedenin özgün yıpranışı, bunların hiçbiri yok artık. Önler boş olabilir, önler hoş olabilir: Fark etmez. Organizatörlerin, “sanatçıya ayıp olur, önleri dolduralım bari” gibi bir kaygısı da yok: Parasını verdikten sonra konser performansları kadar, grubun hayranlarına nasıl muamele edeceklerini de satın almış oluyorlar, işin fıtratında bu var. Konser coşkusu mu, ya da konseri daha iyi bir deneyim yapmak mı, kimin umrunda? Hatta, alkol temalı bir konser yaptıkları için kendilerini yeterince radikal hissediyorlardır belki: Memleketimizin faşizm seviyesi, kimilerine gaz ve kurşun olarak geri dönerken, kimilerine kendini demokrat hissetmek için bir sürü imkan sağlamaktadır.

İşte Soundgarden, bütün bunların arasında çaldı. Soru şu: Chris Cornell’in sakalları, tişörtü ve kambur duruşu, aynı şekilde bu zamansız müziğe verilen zaman ötesi, ve bir o kadar harika, tepki, kader midir sadakat mıdır? Nihayetinde, bazı insanlar büyümemeye yazgılıdır; ama zaman, ne seni ne beni dinler, hayâsızca geçer: Superunknown çıkalı 20 sene oldu.

Musa Acar

musa.acar.yasiyor@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir