ÖÇ

 

mondaysYekpare ahşaptan yapılmış masa gözümde uzadıkça uzuyor. Zaman ahşabın damarlarında hayat bulan bir kısır döngü sanki. Tekerrürler… Asiller sofrada ve hepsinin önünde canlı maymunlar, kafatasları açılmış… Kusmak istiyorum. Masanın tam ortasında, duvardaki beyaz perdeyi aydınlatan bir projektör. İçinde bulunduğumuz akıllı plazanın ve dünyanın büyük bir bölümünün sahibi global şirketin milyon dolarlık logosunu yansıtıyor. Dudaklarını kibarca silerlerken, doymak bilmez nefislerinin zevkten inleyişlerini dinliyorum. Ölü maymun bedenleri kaldırılıyor masadan. Kusmak istiyorum.

Ses geçirmeyen kalın camlarla diğerlerinden ayrılmış sorgu odasından çıktığımda, aldığım yaralar için üzülmüyorum. Bu bir savaşsa eğer, kanımın akması makul bir bedel. Hatta son nefesimi verebilirim bu uğurda, içtenlikle. Ne bir endişe ne de korku var içimde. Çünkü sen aklıma geliyorsun, çaresiz ellerin aklıma geliyor.

Bu binada nefes alamıyorum, camlarla kaplı penceresiz bir krallık. Kral son katta, saf İstanbulun hain celladı. Şovalyeler bir alt katta, hileci kumarbazlar… Köylüler rüyada, alemde ağlamaktalar.

“Gidin,

Camdan kule düşecek,

Elimin potasında eriyecek,

Eriyiğinde yüzeceğim

Zafer şarkıları söyleyerek…

Gidin!”

 

Duymuyorlar… Bu derin uykuda, korkunç kabuslarıyla doldurulmuş yataklarında kimseyi duyamıyorlar. Üretim bandındaki tekdüze algoritma belki de yegane sonucu varlıklarının. Onlar için ağlayamıyorum. İçinde yüzdüğü denizin farkında olmayan balık, sana kızamıyorum bile. Belki de bu ölüm, varlığına anlam katacak, değerleneceksin mezarında.

Yanında otururken o gece, elini elime aldım, parmakların ne kadar zayıftı. Bunları yapıyorum çünkü hiç unutmadım, unutamıyorum.

Saate bakıyorum, zamanı da eritebilir miyim? Hemen arkamdaki şovalye yamağının gözlerini ensemde hissediyorum. Fısıltılarıyla aklımı çelmeye, oyunlarıyla yönümü şaşırtmaya çalıyor. Başkaldırımdan sonra önemi yok. Bilmem ne forecastlerinin, bilmem ne SAP çıktılarıyla örtüşmemesi ve ay sonuna kadar farkın kapatılmasına yönelik falan falan falan…

“Fark kapatıldı”

Hava kararıyor. Gri camlar yüzünden, olduğundan daha karanlık da görünüyor olabilir gökyüzü. Güvenlik görevlilerinin arasından geçerken, az sonra sonuca ulaşacak zaferimin sarhoşluğu başımı döndürüyor. Binanın dışında henüz kalabalık yok, herkes içeride. Kral, şovalyeler ve köylüler…

 

Düşmanınız değilim ama dostunuz hiç değil.

Sırdaşınız değilim, arkadaşınız değil

Karınız değilim, kaldı ki aşığınız hiç değil

Sizin de görebilmenizi istedim

Burada ölmenizi değil!

Yanımda beliriveren soğuk bir nefes içimi ürpertiyor. Çekiştiriyor beni, anlatıyor hızlı hızlı. Bizim yaptıklarımızdan, kaç milyon adet bu zehri sattığımızdan ve daha bilmem kaç bin adet satmamız gerektiğinden bahsediyor. Hatta öyle heyecanlanıyor ki; işini çok sevdiğinden başlıyor ve oldukça komplike bir organizmaya dönüşmüş bu şirketin kendisine sağladığı müthiş olanakları başka bir yerde bulamayacağına kadar getiriyor konuşmasını. Yüzüne, gözlerinin içine bakarak dinliyorum onu. Gözleri değişiyor. Bana mı öyle geliyor? Hayır eminim, gözbebekleri yok oluyor. Her sabah yıkadığı saçları soluklaşmaya başlıyor. Saç telleri plastik gibi. O konuşmaya devam ederken tam da önümde gerçekleşen bu dönüşüm büyülüyor beni. Haklı olduğumu biliyordum. Biliyordum! Konuşurken elleriyle yaptığı mimikler yok olmaya başlıyor. Kollarını göğsünde düğümlüyor. Tırnakları yok! Kan oturmuş etlerinden gözlerimi alamıyorum… Ama o konuşmaya devam ediyor. O ne kadar deforme olsa da takım elbisesi hiç bozulmuyor. Hatta daha da güzel görünüyor, yakasındaki şirket rozeti daha parlak, çok daha parlak.

“Sence de öyle değil mi?”

“Değil!” deyiveriyorum, istemsizce. Çok daha temkinli olmam gerekirken, ağzımdan çıkıveriyor işte. Uzun sürmüyor, sağ omzuma geçirdiği çirkin dişleriyle tepkisini gösteriyor bana. Artık beklemek için bir neden yok. Ellerimi karnına sokuyorum, yere yığılıyor. Aylarca süren uğraştan sonra hazırladığım, iki haftadır da en ince ayrıntısına kadar gece gündüz düşündüğüm şeyi yapıyorum. Cebimdeki düğmeye dokunuyorum. Omzum kopmuş gibi acıyor ama önemli değil. Düğmeye basmadan önce son kez düşünüyorum seni…

 SON

 

Yazı: Aylin Zor Toklutepe

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir