“O”

eiko ojala

Angutyus O’nu yazdı
Kin ya da nefret varsa, kızgınlık ya da burukluk varsa, kıskançlık ya da ihanet varsa, yalan dolan, üç kağıt çakallık varsa sonunda ayrılıyorsun ama sadece ayrılıyorsun. Bazen el sıkarak bazen küfür ederek öyle ya da böyle ayrılıyorsun işte. Aklına geliyor bir süre sonra bazen beddualar ederek bazen de iki kadeh anason suyunun eşliğinde bir buruk gülümseme ile hatırlıyorsun. Biraz canın yanıyor, biraz için daralıyor ama geçiyor sonra. Bazen delip geçiyor, sikip geçiyor ama geçiyor. Ayrılmışsın sonuçta. Ama ayrılık çok daha başka bir şey ayrılmaya benzemiyor. Ayrılık gideni değilde kalanı ortadan ayırıyor, kevgire çeviriyor delik deşik ediyor. Ayrılmak ayrı oluyor ayrılık çok ayrı. Ayrılık için ”O” lazım.  En kötüsü de ne biliyor musun? Yemediğin şamar kalmıyor ama bir damla kanın akmıyor. Çin işkencesi gibi oluyor. Kanın akmadan canın yanıyor. Acıların, işkencelerin en büyüğü bu olsa gerek. Kan akmadan canından can kopması. Bir damla kanın akmıyor ama etlerini lime lime çekiyor olmayan birileri. Kendi giden adı yadigar kalan birileri. Ayrılık o giderken, elini böğründe bıraktığı zaman ki son bir bakış attığı an değildir kesinlikle. O gittikten sonra; artık bir daha O’nun olmayacağını kabullendiğinde başlar ayrılık anı. O olmadan. O uzaklardayken. O’nu karşına alıp. O’nun görüntüsü ile baş başa kalıp. O’na isyan ederken. kendi kafanda kurduğun bahanelerin. sönen umutların, yüzüne çarpan acı gerçeklerin ile yüzleştiğinde başlar ayrılık anı. Ciğerin ağzına gelir. pis bir tat vardır boğazında. dalar gidersin boş duvarlara. bir sahne çıkar karşına. alakasız bir sahne, hiç aklında olmayan hafızanda yer etmemiş bir sahne. İçin asıl o zaman acır. kendi çoktan gitmiştir de. bir silik görüntüsü kalmıştır sana yadigar. O görüntü ile yasamaya başladığın zaman. başlar ayrılık acısı, alırsın karşına konuşursun uzun uzun. Anlatırsın nerelerde nelerin yanlış olduğunu, iç çekersin, neleri kaybettiğinizi mırıldanırken. O karşında O silik görüntüsü ile seni dinler dalar gidersin bir süre. Kendine geldiğine yoktur öyle başlar ayrılık anı. O gideli çok olmuştur da her karanlık gece de, her yalnız zamanında, her dara düştüğünde gelir aklına.Hiç usanmadan, bıkmadan, tekrar yolcu edersin kendi kafanda. hiç bitmez O ayrılık anı. Her gece kafanı yastığa koyarken el sallarsın ardından. Her ayrılık anının ertesinde. Bir görüntü, bir koku, bir ses hatırlatır sana tekrar gelir O silik görüntüsü. daha da bulanıklaşarak ve kararak her geçen gün.. Biraz daha yakar canını. biraz daha acıtır içini. biraz daha çok görür sana aldığın nefesi biraz daha biner tepene o kadar kahpe o kadar puşttur aslında O. Böyle gelir böyle gider bir süre. Ayrılık anı. Ne başlar, ne biter, ne güldürür ne öldürür, süründürür sadece. Bir damla kanını akıtmadan yıkar başına koca dağları o.İşin sakat, hastalıklı ve ucube tarafı da kim bilir belki onun da haberi yoktur bu yaptığı kötülükten bu vicdansızlıktan, korkmaktır. Kendine yakıştıramamaktır. Toplumun sana koyduğu ve direttiği saçma sapan kurallara ne kadar da baş kaldırdığını düşünsen bile bilinç altına yerleşmiş olan bu dayatmanın suratına tokat gibi vurmasıdır, ezikliktir. İkinci, üçüncü, dördüncü şahısların kendi egolarını tatmin etmesi için kendinden feda etmektir.  Aşkı, sevdayı, bir ömrü beraber yaşamayı bir savaş bir güç gösterisi olarak algılayan bir toplumun ferdi olarak kabullenmektir. Ne demek lan? Aşık oluyorsun, seviyorsun, bir parçan oluyor ve birlikte olamıyorsun vazgeçmiyorsun aslında. Onun mutluluğu için kendinden feda etmiyorsun yaş ilerledikçe anlıyorsun, aslında duygu mastürbasyonu yapıyorsun ve kendi egolarını tatmin ediyorsun. Ama bir kenarın eriyor, kanıyor. bir parçan kangren oluyor. kesip atamıyorsun. kazandıkların hiç bir zaman göz önüne gelmiyor ve yaşayamadıkların yüzüne vuruyor. keşkeler, belkiler, eşsek kafamlar ile bir ömür geçiyor. O’nu unutuyorsun sonra aslında unuttuğunu sanıyorsun hiç ummadığın bir an öyle hazırlıksız yakalanıyorsun ki; Sonra yüzleşiyorsun kendin ile. Yüzleşmek; gözlerinde ki çapakları yıkamak için karşısına geçtiğin. banyo aynasında ki görüntün ile dertleşmek olmuyor. İki kadeh sonraki sızmadan önce kafanı yastığa koyduğunda, kendin ile yaptığın ucuz kavgalar da olmuyor. Yüzleşmek bazen senin elinde olmadan plansız, programsız,kafanda canlandırmadığın bir sahnedir. Olmadık bir zamanda olmadık bir yerde. Ama; bilmeden ya da bilerek hayatinin akışını değiştirdiğin kisi ya da kişilerin bir anda karşına çıkması ile oluyor. Acı oluyor, eline paket edip veriyor, inandıklarını, arkasına sığındığın bahaneleri. O kadar hazırlıksız yakalanıyorsun ki o nefret dolu bakışlara taş olsan ortadan ikiye ayrılırsın o bakışlarda. O bakışlar.
Sırtına çakar kamburlarlar bir kamburun vardır artık bir ömür taşıdığın ama farkına varmadığın.. Bundan sonra hep farkında olacağın bir yük bırakıyor omuzlarına kabullenemiyorsun ama affedersin sike sike öğretiyor o an. Bırak hesap sormayı, bırak sitem etmeyi, bırak cevap vermeyi. Kin/nefret dolu bir bakışa ne cevap vereceksin ki? Nasıl sitem edeceksin ki? Nasıl cevap vereceksin ki? Kendine sorular sormaya başlarsın. Cevapları kendin bulmaya çalışırsın  en fazla bunu yaparsan, elinden başka bir şey gelmez. Çaresizlik denilen o hastalık ile tanışırsın, vicdan denilen kahpe’den medet umarsan, kader denilen kerhane karısı kılıklı yosmaya sığınmaya çalışırsın, hayatını sikip attığın kişinin bir bakışı darmaduman eder, hele ki hesap sormuyorsa, bağırıp, çağırmıyorsa.

filhakikat-o– “Haklisin. Seninde kendine göre sebeplerin vardi” diyebiliyorsa.
Ananı sikercesine buruk bir gülümseme varsa. Taş olsan çatlarsın. ”caaatt” diye yarılırsın ortadan. Boş ve soğuk duvarlara baka baka, karanlığa küfür ede ede kendinden tiksine tiksine yaşanır çoğu zaman ayrılık. Bir süre sonra ne haklı ararsın ne haksız, kendi derdine yanarsın en azla bir gün çıkagelir, uzun zaman geçmiştir. Karşılaşırsın işte bir şekilde. Ne gerek varsa? Karşılaşırsınız alakasız bir ortamda. Birbirinize tiksinerek ve acıyarak bakarsınız ve zoraki gülümsersiniz. Hal hatır sorduktan sonra susarsınız, konuşamasınız bir süre. Boktan püsülükten konuşur ortamı yumuşatmaya çalışırsın, yavaş yavaş işin boku çıkmaya başlar. Alkol girer işin içine, oturursunuz bir mekana atarsın birkaç kadeh. kafa hafiften güzelleşir, ürkek başlayan muhabbet sarmaya başlar. Mutlaka;sen ona bir sap beğenirsin 0 da sana bir kaşar gösterir yan masadan ya da karşıdan. birbirinize çok yakışacağından dem vurursunuz. Ve laf sokmalar başlar, göz göze gelirsin. Birden suskunlaşır ortam, kafalar öne eğilir, Susarsınız. bir kırıklık zorlama baş gösterir. Üzülürsünüz, kendinize acırsınız. gözlerinin içine bakarsınız. Bok olur her şey. kendinizi kandırmaya devam edersiniz. Gülümsersiniz, gülümser. Dokunmak istersiniz kaçar. Dokunmak ister, izin vermezsiniz keskin sınırlar çizilmiştir artık. Kılıçlar çekilir, suçlamalar başlar. Acıdan, nefret etmekten ve edilmekten garip bir zevk alırsınız. Kül dökülür ‘harıl hurul yanan’ ateşe arkadaş kalmışsınızdır birbirinize söz verdiğiniz gibi. Artık veda vaktidir, birbirinize şans dileyip, dudaklardan mutluluk kelimeleri çıkarken umarsızca, kalbe inen o derin ağrısı vurur gözlere nedensizce. Siyah beyaz filmlerde ne kadar gülerdik oysa böyle saçma sapan ayrılık hikayelerine dersin. Bir de bakmışsın bu ucube ayrılık sahnesinde baş rolde sen varsın. ”O” böyle vicdansızdır işte.Adına gurur denen o zavallılık, adına inat denen çaresizlik kalır. Kazanan yoktur ki ayrılıklar ertesi.
”O” böyle boktan bir şeydir işte.

illüstrasyon: Eiko Ojala

One Comment

on ““O”
One Comment on ““O”
  1. Naptiniz siz böyle yaa.. Nasil bir anlatim tarzidir.. Her sevenin hikayesi ayni mıdır.. Aylardır aglayamayan ben sayenizde rahatladim.. Ellerinize sağlık..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir