KIYAMET KOPTUĞUNDA HEPİMİZ YAŞIYOR OLACAĞIZ

1111

Musa Acar’dan post-apokaliptik bir öykü – kara komedi unsurlarıyla bezenmiş bir distopya screenshot’ı

Gece geç saate kadar çalıştığım için uyanmam 11’i buldu. Yatakta bir sağa bir sola dönüyor, kalkacak enerjiyi arıyor, Şeytan’ın üflediği düğümleri çözmeye çalışıyordum. Sokaktan bir ses geldi, bir bağrışma, koşturma: Yerimden kalkmadım. Bir ikinci bağrışmayı duyunca kalktım, çay için su ısıtıcısını çalıştırdım.

Bilgisayarda Hayalet Avcıları’nı arıyordum ki tanımadığım bir numara telefonumun ekranına düştü. Özgür Abi, iş tamam, sen de gelsene abi, nerde kaldın abi, buralar çok güzel falan diyordu. Anladım ki Sinan’dı, komşunun çocuğu. Aslında ağabeyi arkadaşımdı, muhafazakar bir aileydiler, eleman da mühendislik okuyordu, Sinan da lise 2’ye geçmişti. Eleman bir şekilde black metale sarmıştı, ağabeyine, arkadaşlarına ve ailesine bundan bahsetmemesi şartıyla artık dinlemediğim promoları ona hediye etmiştim. Çok kafa şişiriyordu, işte Darkthrone son dönemi dinle, Deathspell Omega falan demiştim de yanlışlıkla, uff, fena kitlemişti.

Konuşmalardan bir şey anlamadım. Ne oluyor Sinan? Abi, işte, bizim çağımız başladı, haberin yok mu, yoksa bilmiyorum yani, dedi. Hadi abine selam söyle, diyip kapattım.

İki yumurta çırptım, peynirleri masaya koydum, domates doğradım. Çayımı koyup Hayalet Avcıları’nı başlattım. Kahvaltımı bitirip bir bardak daha çay doldururken tekrar bağrışmalar duydum. Bütün bu gariplikler sonrasında, eşşek değilim ya, aşağı indim ben de ortalığı kolaçan etmek için. Bizim sokak sakindi ama cadde birbirine girmişti. Yakılmış dükkanlar, balkonlardan bayraklar sallandıran, neşeyle bağıran insanlar gördüm, bazı balkonlarda ise kaygılı ihtiyarlar kafa sallayıp duruyordu.

Sonra karşıma camii çıktı. Yanıyordu, bir grup insan camii çalışanlarını çevrelemiş, taşlıyor, tekmeliyordu. Cemaatten ihtiyarları da bir iple birbirlerine bağlamışlardı, ihtiyarlar ağlıyor, bazen de gençlerden birileri onlara vuruyordu. Birden Selçuk’u gördüm, sarıldı, vay karşim, nasılsın. İyi, dedim, ne oluyor. Şaşırdı, karşiiim, karşiim, beni mi yokluyon sen karşiiiim, dedi. Bir şey demeyip devam ettim.

Şu an size çok aptalca göründüğünü biliyorum: İnsan nasıl anlamaz, bir bakışta hemen nasıl çözmez? Ne tür bir aptal bu kadar ipucuna rağmen anlayamaz, diyorsunuz. Ancak, öyle olmuyor. Sabah, kan şekeriniz düştüğünüzde her şeyin en kökünden değişmiş olma ihtimali hemen bir olasılık olarak zihninizde belirmiyor. Her şey olabilirdi, ne biliyim, binbir türlü açıklaması olabilirdi. Cevabın bu olduğu hiç aklıma gelmedi.

Sonrasında yılların Hacı Bakkalı Selami Amca’nın sokakta yattığını gördüm. Bakkal yağmalanıyordu, camlar kırılmış, raflar devrilmişti. Önce bakkalın içine girdim, mahalleden tanıdığım yaşlı bir kadın makarnaların unların arasında dolaşıp alışveriş yapıyordu. Onun için hiçbir şey olmamış gibiydi, buna çok özendim. Gerçi hayra alamet de değildi bu, böyle hissettiğim dönemin ardı sıra ağır uyuşturucular kullanmıştım. Bırakana kadar anam ağladı.

Birden gözüme A4’ler takıldı. Üstteki deste açıktı, alttaki ise kapalı duruyordu. Çocukken 10 tane kağıt alıyorum deyip daha fazla alırdım. Annem de hırsızlık yaptığım için kızardı. Bu sefer bir tane kalem attım cebime, şu Stabilo’nun kalın olanlarından.

Televizyonu açtığımda Glenn Danzig canlı yayındaydı. Gayet düzgün bir Türkçe’yle, biz kazandık, yeni zamanlar başladı diyordu. Anlamadım. Bir süre sonra ona sorular yönelten kadın muhabirle öpüşmeye başladı zaten. Yanı başında bağlanmış ve yarı baygın, İslami milis kılıklı genç bir eleman vardı, bir yandan da onun kafasını koparıp kameraya fırlattı. Kelle kameraya çarpınca kamera gökyüzünü çekmeye başladı, üzerinde kan lekesi ve bir parça da kıkırdak gibi bir şey vardı.

Mercek tekrar yere indiğinde Danzig’e tezahürat ediyorlardı, o da kameraya bir şeyler söylüyordu. Kafası kopan milisin yanındaki eleman da yere kapaklanmıştı, bayılmıştı, vücudu bilinçsizce kasılıyordu.

Perdeye doğru yürüdüm, sokağa baktım. Bazen koşturanlar oluyordu, bazen de bir grup genç bakkaldan yağmaladıklarını paylaşmak için duruyordu. O an acı gerçekle yüzleştim: İlk teolojik cevabım yanlıştı.

Öte dünyanın olmadığı fikri bana hep huzur verirdi. Cevaplanması gereken büyük sorular yok ve ölünce her şey bitecek. Yanılmışım. Peki bundan sonra ne olacaktı? Kimin tarafını tutmalıydım? Bu, gerçek bir sınav mıydı yoksa mesele kökten çözülmüş, galip gelen taraf belli olmuş muydu? Taraftarları değildim, ama düşmanları da değildim, bana ne yapacaklardı? Bir kurtarıcı gelecek miydi? O geldiğinde daha da fazla mı şiddet olacaktı? Yoksa ilmi çalışma mı yapmak gerekiyordu?

Çok fazla soru vardı, çok fazla cevap… Bu zamana kadar, bu kadar çok soru sorabiliyorsan ve bu kadar farklı cevap bulabiliyorsan, o soru yanlıştır, diye inanmıştım. Ne yazık ki doğru bir cevap varmış. Bir senaryo varmış. Bence bu büyük bir trajedi. Bu soruyu düşünmeyen bir sürü insan var, yanlış cevaplar veren bir sürü insan var, var da var. İnsan, o küçücük aklıyla böyle çok denklemli bir soruyla sınanmamalı bence. KPSS gibi bir sınav olmalı bu meseleleri çözmek için. İnsan verdiği cevaplar ve aldığı kadar sonsuza kadar bedel ödememeli. Ölümün en güzel yanlarından biri ödeyeceğin bedelin bitiş tarihini belirlemesidir. Bununla beraber, insanın aklı sınırlıdır, çünkü her filmin biteceğini düşünür, sonsuza kadar süren bir senaryo hayal edemez. Bir yandan da zihnim mesleki alışkanlıklarına devam ediyordu: Dünyanın her yerinde aynı sahneler mi söz konusuydu, kıyamet aynı şekilde mi tezahür ediyordu? Yoksa bölgesel farklar bugün olup bitenlere de damgasını vuruyor muydu?

Mahallenin en iyi ateisti olarak yeni düzende çok güzel bir iş bulabilirdim belki, tabii birkaç ufak modifikasyona ihtiyacım olabilirdi. Ancak iş garantisi nereye kadardı ve sağlık sigortası neleri kapsıyordu, bunu kestirmek hiç mümkün değildi.

Kanal değiştirdim, bir sürü yerde propaganda yayınları vardı. Birtakım muhafazakar kanallar yalnızca çizgi film veriyordu. Bir iki tanesi silahlı direnişe geçmişti ve bunu yayınlıyorlardı. Bazılarında spiker bir yandan ateş ediyor bir yandan anlatıyordu. Bazıları ise kamerayı yerleştirmiş yorumsuz olarak çatışma görüntülerini yayınlıyordu. Son hesaplaşmanın gelmediğine, son sözün henüz söylenmediğine inanırsam, bunlarla mı saf tutacaktım? Peki bunların daha vahşileri vardı; onlarla da mı aynı tarafta olacaktım? İkimiz de aynı ferahlıklar ülkesine mi gidecektik? Senaryo, ya benim anlayamadığım kadar karışıktı, ya da benim anlayamadığım kadar basit: Her iki opsiyonda da zorunlu ilahiyat eğitimime daha çok ihtimam etmem gerekirdi.

Çok moralim bozuldu. Gene çok kötü  şeyler olmuştu, ortalık karıştırmıştı. Bedelini de benim gibi kafa dinlemek isteyenler ödeyecekti. Sigara içmek istedim, bira içmek istedim. Sonsuza kadar yaşamak istemiyordum. İyilerle kötülerin savaşında taraf olmak istemiyordum. Yalnızca ölene kadar yaşamak istiyordum. Tercihen olabildiğince sakin ve rahat. Sonsuz yaşamı değil, sonsuz ölümü istiyordum. Acaba bunun için bir pazarlık mümkün müydü?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir