Kaygının fil hali

Domenico_Feti_-_Melancholy_(Version_2)

Domenico Feti- Melancholy Version2

“Hakikat denen şey hep bir kurgu olara ortaya çıkar, hikâye biçimine bürünür. O halde ben de hikâye anlatıcısından başka bir şey değilim”

Kıyamet/Andrej Nikolaidis

Aylak Kitap

Saat 2.37.

“O tuhaf saat iyice varlığını gözüme sokacak, değil mi?” Diye iç geçirdi Ecel. Ne zaman nümerik bir gözlem yapsa bu üç sinir bozucu anlamsız rakam karşısına çıkıyordu çünkü. Ya da Ecel yaptığı ufak hesaplarla ona ulaşarak algısını bu boşlukla doldurmayı tercih ediyordu.

Şimdi seni daha iyi görebiliyorum Ecel, Bu yazıdan sağ çıkamayacaksın.

Önce her şey kaotiktir. Başlangıçların bu karmaşası içinde sürüklenip gider insan, çözülecek ne çok şey vardır. Bir yerlerden enerji bulduğunu düşünüp, her gün yeni bir ilham kaynağı ilan edersin kendine. İlham kaynakları kendilerinin pohpohlanmasını çok sever, dolayısıyla sen de pohpohlarsın. Hayır, sonra şımarmazlar çünkü onlar gerçek değil. Hakikatle yüzleşme anı gelmiştir. Zihninin yarattığı illüzyonlar fiziksel bedeninde vücut bularak görünür hale gelir. Gözlerin seyrimeye başlar izlerken, nefesindeki darlık aslında soluk boşluğunu tıkayan düşüncelerden ibarettir. Ne yapsan geçmez. Tıkanmıştır bir kere, depremler yaşaman gerekir illa. Ancak Ecel’in tercihi depremler yaşamak değil, o daha çok deprem fikrine saplanıp kalmış durumda. Bu nedenle bir süredir dinlenmek için duvarları seyrediyor, tabii ki hissettiği kaygıyı yavaş yavaş arttırarak.

Kaygı… Eski Türkçe kadğu’dan türemiş, bükülmek, (kendi üstüne) dönmek, katlanmak anlamına geliyor. Diğer anlamdaşları ise tasa, üzüntü… Yine Ecel, bu yazının kahraman karşıtı, bir süredir her gün yeni bir kaygı icat etmek ve onun içinde yuvarlanıp durmanın keyfini çıkarıyordu. Ne zaman etimoloji zihnini kurcalamaya başladı işte o zaman aslında bir iç bakışla karşı karşıya olduğunu anladı.

“Şu boşluğu iyice doldurmalı”, diye düşündü sonra. “Hiçliğin kendisi dayanılmazdır, onunla baş etmek için bir hasım yaratmak zorundayız. Bu yan komşunuz olur- komşu mu kaldı yahu bu devirde, çok yakınızda olup sinir bozan biri idealdir-kesin herkesin bir favorisi vardır, ya da en kötüsü onu içinizde büyütürsünüz olur biter. Yani kaygının nesnesi siz olursunuz, kendiniz. Tek bir organ bu sorumluluğu almak istemez elbette, o nedenle hepsini etkileyen bir şey yaratırsınız siz de. Bunun için taşıyıcı akışkanlar idealdir, Ortaçağ’da kabul görmüş dört suyruktan biri olabilir mesela; kan, balgam, üre ya da kara safra.

Ecel’in günler sonra duvarlara bakmak dışında fikir üretmeye başladığı nadide anlardan biriydi zira bugüne kadar hazır fikirlerle beslenmiş beyni resmen çöplüğe dönmüştü. Birisi ona gözlemin bu dünyada paha biçilmez bir değeri olduğunu söylemiş olmalıydı. O da her zaman yaptığı gibi en uç davranış tarzını kuşanarak tüm zihnini gözlemle doldurmuştu. Gözünün önünden bir bir suratlar geçiyordu. Nergis çiçeğini fazla koklamış insanlık ve onların bir türlü sığamadıkları küçücük dünyaları.

“Bilinçdışı bize mimiklerden yansıyor olabilir mi?” Diye düşündü Ecel. “Ne de olsa kaygı öznenin bilinçdışıyla yakından bağlantılıydı. Peki, bunun neresinde korku vardı? Hiçbir yerinde! Korkunun bir nesnesi vardır; gidip karanlıktan korkabilirsiniz ki bu karanlığı berbat bir şey yapmaz, korku hikâyelerinin başarısıdır bu. Haydar Bey’e selamlar![1] Hatta bu hayatta hala heyecan diye bir şey olduğunun kanıtıdır bu ama bazıları ölü sever dimi? Buna karşın kaygı, nesnesiz bi korkma hali olarak algılanır diyebiliriz. Çünkü durup net olarak işaret edebileceğiniz bir şey yoktur işte. Berbat olan budur, bundan bir şeyler uydurma ihtiyacı duyarız”.

Saat 23.37’dir. Elbette alakalı. “Neyin var? Çok kötü görünüyorsun?” Diye bir soru gelir ansızın ve işte o zaman durup düşünürsün “neyim var hakikaten?”. Sonra bir dizi sıkıcı sorun sıralarsın ama hepsi az çok bir hedefe işaret eder. O zaman rahatlarsın, neyle savaştığını bilmek ister insan, nasıl savaşacak yoksa?

Nerden geliyor bu kaygı peki? Nesnesi olmayan bu belirsizliğin başlangıç nokta neresi? Hayatımız boyunca aramışızdır bir nokta. Sanki orada durup serinleyeceğimizi söylemiştir biri bize. Kaygı yaklaşan bir tehlikeye karşı öznenin uygun tepki vererek baş edemeyeceğini hissettiğinde dışarıdan; İçerden kaynaklanan bir uyarımı boşaltamayacağını hissettiğinde de içerden çıkabilir. Bir tür tehlike beklentisi gibidir. Ama asıl sorun nesnenin yokluğu değil de kaybolması değil midir?

Konuşan bir varlık olarak insan, bizatihi bomboş değildir de nedir? Ondan değil midir sembolik düzende bir yer işgal etmek istemesi. Toplumsal rollerin kaygı üzerindeki belirleyiciliği oldukça açıktır; yaptığı işten başka bir şey olamayan, bu yüzden de yaptığı işe sıkı sıkıya sarılan bu konuşan varlık nihayet geçici bir güç ve statü kazanır. Bundan sonrası çok hoş bir hikâyeye doğru evrilir çünkü varlık aslında değişip başka biri olmamıştır sadece uygun şartlar altında bazı kimyasal reaksiyonlar gerçekleşebilir.

Aynan Çolakoğlu_ÖZGÜRLÜK

Aynan Çolakoğlu – Özgürlük

Kaygı doğuran bir durumla nasıl baş eder peki insan? Savaş halinde cephedeki askerlerin çözümsüz ailevi sorunlarını düşünerek cephede karşılaşacakları belirsizliklerle daha iyi mücadele ettikleri biliniyor. Aslında savaş halinin bizzat deklere edilmese de farklı biçimlerde gündelik hayatta devam ettiği de bir gerçek. O halde kaygı doğuran belirsizliklerle mücadele etmek için bir şeyler yaratıyor olmalı insan. Melankoli böyle bir durumda kollarını açmış kucaklamaya hazır bekliyordur kanımca. Melankoli hep yanlış anlaşılır, varlığı tartışmalıdır ama belki de en büyük yalanı budur, yas ile karıştırılır. Hem yas hem de melankoli nesnenin kaybına verilen bir tepki olmakla birlikte, yas artık var olmayan nesneden bir ayrılma sürecidir. Oysa melankoli kayıp nesneyle arasındaki narsistik özdeşleşmede ısrar eder. Kaygının buradaki rolü nesne kaybolduğu zaman doğacak tehlikeye dair haber vermektir. Melankolinin elinde ise bu durum için bir çözüm vardır; kayıp nesneyle özdeşleşmek.

Edvard Munch- Anxiety

Edvard Munch- Anxiety

Ecel, Savonlinna’nın Saaima gölü üzerindeki göz kamaştırıcı şatosundan gelen kadife gibi sesin Puccini’den seslendirdiği Sole e Amore’u dinlerken tartıştığı konunun neden intihar olduğunu düşündü uzun uzun. Sonra aklına ampirik bir örnek olsa da çocukken 5. Katın balkonundan aşağıya sarkmaktan ne kadar hoşlandığı geldi. Daha sonra bunu Sartre’dan okuyacaktı; dehşet verici olan şey düşme olasılığı değil, uçurumdan atlama gücü olmasıdır.

Herkes deneyimlemiştir, küçük bir çocuğa yüksekten bakmak yasaklanır ve çocuk da bunu fırsat buldukça tekrarlar. Neden? Çünkü arzu daima yasakla bağlantılıdır. Büyük bir çocuğa da bu küresel çağda çeşitli yasaklar üretilir. İşte burada denklem tersine döner ve bu sefer arzuları canlı tutmak için yasaklar üretilir. Erişilmesi güç olan bu şey yüceleştirilir ve ona sahip olma isteği böylece tetiklenir. Acaba yazma ediminde de böyle bir durumdan bahsedebilir miyiz? “Writer’s block” olarak bilinen tıkanma durumu bir tür arzuyu canlı tutma vakası olabilir mi?

Tüm meselemiz şu arzu diye düşündü Ecel. Yaşama arzusu, ölme arzusu, arzu nesnesi… Peki ya arzu nesnesine çok yaklaştığında nesnenin kendisini yutup yok edeceğinden korkan Şair’e ne demeli?

Zeynep Çolakoğlu

Referanslar

Kaygı Üzerine / Reneta Salecl

Metis yayınları

Kıyamet / Andrej Nikolaidis

Aylak Kitap

[1] O Adam Babamdı/Altay Öktem

Esen Kitap

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir