GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ ESKİ BİR DOSTA DANIŞMAK

masa güzel olmuş abi güle güle kullan

masa güzel olmuş abi güle güle kullan

-Musa Acar, sizler sağda solda okumuş gibi yapabilin diye, sizler için okudu, düşündü, vs.-

Nereden çıktı birdenbire Böyle Söyledi Zerdüşt’e geri dönmek? Oysa hiç niyetim yoktu. Gene de belirtmeliyim ki, ara ara Nietzsche’ye geri dönerim: Metafizik ya da aşkın (dilin kendisinden ötesine atıfta bulunan ve dilin temel referansı olabilecek) bir anlamın olmadığını, felsefi bir analiz veya dini bir inanç olmanın ötesinde bir deneyim olarak o keşfetmiştir diye düşünürüm. Zaten kendisi bir rahibin oğlu idi ve bu içgörüsünün bedelini delirerek ödedi. Bu da bana Rilke’yi hatırlatıyor:

Haklı değil miyim? Sen, baba, sen ki onca acıyla

yudumladın hayatı, benim için tadına bakayım derken,

sen ki, hep yokladın yazgımın ilk bulanık serpintilerini

büyümekte olduğum için ve onca yabancı bir geleceğin

kokusunu önceden almak istercesine sınadın buğulu bakışlarımı,-

sen ki, öldüğünden bu yana umutlarımın ortasında, ta içimde

nice korkular beslemektesin ölülerin umursamazlığıyla

ve nice umursamazlıklarından vazgeçmiştin benim bir avuç

yazgım uğruna, söyle, haklı değil miyim? ve sizler,

(…)

 

(çev. Ahmet Cemal)

Bir anlamın olmadığını, daha da fenası bir atın acısının da aynen kendi içgörüsü ve kendi acısı gibi bir anlamı olmadığını görünce sinir krizi geçirmek zorunda kalmış olsa gerek. Bunun felsefi bir irdelemenin nihai sonucu olarak ciddiye alınmasının yanı sıra deneyimi belirleyen kurucu bir tin olarak anlaşılabilir ve anlamlandırılabilir olması için en az bir 100 yıl gerekecekti.  Tabii Avrupa için konuşuyorum ve henüz sanmıyorum ki bu çağlar tamamıyla görünür oldu diyebiliriz.

abi sana bir şey soracaktım ama sonra geleyim istersen

abi sana bir şey soracaktım ama sonra geleyim istersen

Doğanın ve varoluşun bir anlamı olmadığı, yalnızca dilin ve önermelerin bir anlamı olduğu fikri, bana da ara ara musallat olur. Zihnimizin bu çarpıcı gerçekle karşı karşıya gelme eğilimine sanıyorum biraz daha fazla duyarlıyım. O zamanlar Nietzsche’ye başvurasım gelir işte: Düzenli bir okuma yapmış olup sırrına vakıf olduğumdan değil, keskin görüşlü bir eski dosta başvurma ihtiyacı hasıl olduğundan. İlk yöneldiğim eser de Şen Bilim olur genelde, çünkü Nietzsche düşüncenin deneyime dokunan bir etkisi olması için yeri geldiğinde kendi formunu terk etmek zorunda olduğunu da anlamıştır. Bir ozan olarak “resmi” şiir tarihinin bir yerine düşer mi Nietzsche, bilmiyorum; ama ben ondan bir ilham devşirmek için önce şiirlerine yönelirim.

Şiirleri, bir filozofun amatörlükle barışma girişimidir benim nazarımda. Ancak kendi amatörlüğüne, kendi formlarının sınırlarına razı olup başka formlarda görünmeye çalışmaya razı olan ötekine ilham olabilir diye inanırım. Ancak kendi sertifikalarını bırakıp kendini açan, ki bu kendini açtığın şey, bir metin de olabilir, deneyim de, ya da bir yas da, ya da bir müşterinin kaygıları da, dolayısıyla evet, bunları profesyonel yaşamımda da kullanıyorum, olmak istediği şeyin kendisi olmaya yaklaşabilir. Yoksa kişinin kendisi duvarda bir diploma, bir sertifika, bir ücret karşılığı ondan taklit etmesi beklenen kimlik, yani bir meta olacaktır. Bir meta olmaya karşı direnmek: Kendi cahilliğimi, yeteneksizliğimi, olmak istediğim şeye yaklaşmak için ötekine olan ihtiyacımı ve dolayısıyla acizliğimi kabul etmek, bütün bunlar iş performansımı ne kadar arttırıyor bilemem, ama beni çalışabilir, çalışmaya devam edebilir kılıyor. Nietzsche’nin diplomaları ve sertifikaları elinde bir filozof olarak şiire yönelmesi bana bunu düşündürüyor işte: Bir filozof olarak işleyebilmek için bir şair olmaya girişmeliydi.

Nietzsche’ye yöneldiğim zamanda öbür elime Rilke’yi almam da boşuna olmasa gerek; çünkü Apollo’nun Arkaik Gövdesi başından beri bunu anlatıyordu bana. Varlık bazen bir vesileyle, bu vesile bir sanat eseri olabilir, bir felsefi metin olabilir, bir kayıp olabilir ya da bambaşka bir şey, öyle bir açılır ki, şansın kalmaz, hayatını değiştirmek zorundasındır. Ya da bu değişimin eşiğinde kıvranabilirsin ama köy yerinde büyümüş biri olarak şuna inanırım: İçinde kalıp dert olacağına dışına çıkıp mert olsun. Tabii bazen, ne bazeni, genelde, bu anlar çok geç zuhur eder: Geriye yas tutmaktan başka bir şans kalmamıştır. Eyvallah der ve yola devam edersin. Neyin değişim, neyin yas zorunluluğu olduğunu anlamak ise, benim nazarımda bilgeliktir. Ve bir gün, bu bilgelik seviyesine erişirsem, sanmayın ki öğretimi filhakikat’ten beleşe okumak şansınız olacak. Onu paraya çevirmek ve ömrümün geri kalanında çalışmak zorunda kalmamak için elimden geleni yapacağım. Tabii gene de belli olmaz, bugünün cahilliği ile geleceğin bilgeliği hakkında atıp tutmak iyi bir fikir değil.

Böyle Söyledi Zerdüşt’e dönersek, Nietzsche’nin seslenişine kulak vermek istedim, üslubundan vazgeçmeyi göze alan bir filozofun işaret ettiklerine. Kitaba yıllar evvel de bir kere başlamıştım, bölük pörçük okumuş, çok da bir şey anlamamıştım. Aradan geçen yılların bana bir şeyler bıraktığını, kitapla daha rahat temas edebileceğimi umuyordum. Yuvarlanıp gidiyoruz. Zerdüşt’e genel itibariyle ilgiliyim, seminerde konuşmayı belli bir mesafeden dinleyen, birçok fikri değerlendirdiği ve bu değerlendirme sürecinde zorlandığı yüz ifadesinden anlaşılan, hak verdiği noktalarda ise yavaşça kafasını sallayan izleyici gibiyim. Nihayetinde, Zerdüşt’ün hikayesi nasıl sonlanacak, merak etmekten kendimi alamıyorum.

 

musa.acar.yasiyor@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir