Erol Deneç: Almanya’nın köylüsü bizim galericilerden daha fazla sanattan anlıyor

Erol Deneç fantastik gerçeklik akımının dünya çapında ilk Türk temsilcisi. Gençken gördüğü bir rüyanın etkisiyle sanat alanında kendi tarzını bulan ve sonrasında yaptığı işlerle Avrupa’da büyük ses getiren usta ressamla Üsküdar’daki evinde bir araya geldik. “Her yüzyılın kendi klasik resmi vardır. Bugünün çağdaş klasik resmi de fantastik realizmdir. Bugün uzaya açıldık, denizlerin diplerini görüyoruz, ağaç resmi, kayık resmi yapmanın ne derece önemi olur. Hele ki fotoğraf makinesi çıktıktan sonra ressam başka bir şey yapmalı” diyen Türk resminin büyük ismiyle kariyerini ve hayatını konuştuk.

Gençlik yıllarınızda İstanbul’da sanatın nasıl bir yeri vardı?

Benim gençlik yıllarımda hiç galeri yoktu. Sadece Beyoğlu’nda Şehir Galerisi, Alman Kültür Merkezi ve Avusturya Kültür Merkezi vardı. O yıllarda resim satarak hayatını devam ettirmek düşünülebilecek bir şey değildi. Çünkü Türkiye’de mesleki bir değer taşımıyordu. Aynı durum müzisyenlik için de geçerliydi. Batı’da müzisyene saygı duyulurdu ama burada “çalgıcı” derlerdi.  Fakat ne hikmetse ressamlar seviliyor ama biraz uzaktan (gülüyor).

Bu önyargıyı kırıp bugünlere nasıl geldiniz?

Takdiri ilahi… Bir insanın tohumu kendi içindedir…  Mesela Thomas Edison büyük zorluklar içinde büyümüş. Küçük bir çocukken gazete satarmış ve kazandığı parayla araç-gereç alıp deney yaparmış. Ben de 3-4 yaşındayken Arnavut kaldırımlarına tükürerek ıslatır ve kırmızı kiremit parçalarıyla resim yapardım.

Bildiğim kadarıyla okul hayatınızdaki bazı şansızlıklar bu yolculuğun temellerini atmış…

Çok iyi bir öğrenci değildim ama hocalar da dersi sevdirmiyordu. İnsan hocayla iletişim kuramayınca ilerleyemiyor. Ortaokul mezunlarını alan tek bir okul vardı, o da sanat okuluydu. Kolay diye orada matbaacılık bölümüne girdim. O zaman lise mezunları yedek subay olabiliyordu ve subay elbisesiyle de şehirde gezilebiliyordu. Bende o yıllarda yakışıklıydım (gülüyor). Matbaacılık okulunda mezuniyet sınavına girdim, sonrasında devamsızlıktan kalanların listesinde adımı gördüm. Maalesef devamsızlık listesini sınavdan sonra asmışlardı. Sınavı geçtim ama devamsızlıktan kaldım. Mecburen bir sene daha okudum, niyetim yedek subay olmaktı. Fakir bir ailede büyüdüğüm için elimin iş tutmasını istiyordum. Bu sefer de yedek subaylık hakkı lise muadili okullardan kalktı ve ikinci darbeyi yedim. Ressam olarak para kazanmak dediğim gibi zordu. Bende şimdi adı Marmara Güzel Sanatlar Akademisi olan o dönem Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’na birinci olarak girdim. Profesör Anton Lehmden misafir hocaydı. O da lisan bilmiyordu ben de lisan bilmiyordum. Bir sene yaptıklarıma baktı ve beğendi. İnsanlar balık çiziyorsa ben balığın karnını deşiyordum, herkes ekmek çiziyorsa ben ekmeği dilimliyordum, detaycıydım. Lehmden asistanı vasıtasıyla bana “Sen bilmeden 1950’li yıllarda bizim bulduğumuz ekolü bulmuşsun. Viyana’ya gelmek ister misin?” diye sordu. Sevinçten uçtum. Okulu bıraktım ama bu durum evde sorun oldu. “Okula gitmiyorsun halin ne olacak?” dediler, ben de “Beni çağıracaklar” dedim ama çağırmayı unuttular.

Nasıl yani “Unuttular” derken?

Bizim hoca unutmuş ama o dönem dünyanın önde gelen sanatçılarından Ernst Fuchs bizim hocanın arkadaşıymış. Hocayı ziyarete gittiğinde duvarda bir desen görüyor ve kimin yaptığını soruyor. O çalışma da bana ait. Ernst Fuchs’da bana bir mektup yazıp Viyana’ya davet ediyor. Cep harçlığı ve tren bileti de mektubun içinde. Aylar sonra Viyana’ya gittim. Beş ay sonra solo sergim açıldı. Kıyafetim olmadığı için beni gece yarısı yaka paça götürdüler. Sergi salonunda yerlere baktım hep izmarit vardı, demek ki kalabalık geçmiş diye düşündüm. Ertesi gün insanlar sokakta benden imza alıyorlardı. Sonuç olarak Avusturya’da 25 yıl kaldım.

GÖNÜL DENİZ GÖRMEK İSTEDİ

Hayatınızı gördüğünüz bir rüya değiştirmiş, öyle mi gerçekten?

Bu çok mühim… Akademiye giderken kütüphanede araştırma yaptım ve her sanatçının bir yol bulduğunu gördüm. “Ben ne yapmalıyım?” diye düşünüyordum. Rüyamda bana gök gösterildi, nefes alıyordu ve fantastik mimari vardı. Semada iki ayak vardı ve yürüyordu. Fonda da evrensel bir müzik çalıyordu. Uyandığımda “Ben yolumu buldum” dedim. Bu tarz dünyada pek yoktu. Ernst Fuchs, beni Viyana’daki sanatçılarla dahi diye tanıştırıyordu. Ben Fuchs’a yapıtlarımın sanatsal değerini sorardım. O da “Sen 10 kişiden birisin” derdi. İstanbul’a döndüğümde üzülmüştü.

Neden?

“Onu anlamazlar! Neden İstanbul’a gitti?” demiş.

24 sene Viyana’da yaşamışsınız ve eserleriniz büyük ilgi görmüş. Türkiye’ye neden geri dönmek istediniz?

Ben deniz kıyısında doğdum, Kadırgalıyım. Gönül deniz görmek istiyor (gülüyor). Yüzmeyi çok sevmem ama su ve deniz görmek istedi gönlüm… Vatan hasreti dayanılacak gibi değildi. Halkımız sanattan yurtdışındaki kadar anlamıyor, anlayanın da parası yok ama iyi ki gelmişim.

Üretmek için sanatçıların çeşitli trans halleri oluyor. Siz  bir eser ortaya koyarken nasıl transa giriyordunuz?

Salvador Dali, yumurtayı boyalara koyar tuvale fırlatırmış. Boyalar akarken ona bakıp konsantre olurmuş. Ben de tuvale lekeler yapar ve karşısına geçip gözlerimi kısıp o bana ne olmak istediğini gösterene kadar beklerim. Gördüğümü yapmaya çalışırken tablo beni benden alır ve hizmetçi olarak kullanmaya başlar. Bambaşka şeyler gösterir bana ve kendimi unuturum. Sanatın her boyutunda sanatçı kendini unutursa öz ben devreye girer ve o zaman sanat olur. Çünkü akılla yapılan bir şey olsa sanat değil, zanaat olur.

SANATTAN ANLAMADAN ALIYORLAR

Koleksiyonerlerin bilmeden aldıklarını söylediniz. Bu konuda insanlar nasıl bilinçli hale gelecek?

Koleksiyoncular, galericiler,  eleştirmenler,  politikacılar Batı’da olduğu gibi gerçek mana da ne müze görmüşler ne resim yapmayı denemişler. Ama para kazanmayı biliyorlar. Güzel villaları var ve duvarları boş kalmasın diye resim alıyorlar. Galeriye gidiyorlar “Kimi alayım?” diye soruyorlar, onlar da “Bunu al, prim yapar” diyor. Kısacası sanattan anlamadan alıyorlar. Sanattan anlamak da kolay bir şey değil. İnanın bana Almanya’nın, Avusturya’nın köylüsü bile bizim galericilerden daha fazla anlıyor. Bu nasıl düzelir bilemiyorum ama çok zaman gerekiyor.

Galerileri de eleştiriyorsunuz. “Resim olmayan resimler sanat olarak gözüküyor” dediğinizi okumuştum. Bir resmin sanat olması için ne gerekiyor?

İnsan çalışmayla bir dereceye kadar gelebilir. Sanat Allah vergisidir… Sanatçı, sanata kendini yüklüyor. Kişide sanatçı ruhu varsa eserine kendini yükler. Bugün Leonardo Da Vinci’nin bir resmine baktığımızda biz orada Leonardo’yu seviyoruz. Neden? Çünkü kendini yüklemiş. Bu bestekârlar için de geçerli. Melodiler arasına kendi ruhlarını yüklerler. Sağlam bir resimde de renk kompozisyonu, form kompozisyonu ve el becerisi gereklidir. Bu saydıklarım popüler olan isimlerin çoğunda yoktur. Mistik bir gizem, gizli bir erotizm var mı? Sanat olması için daha bir sürü şey gerek. Hadi fazla söylemeyeyim de düşmanlarım artmasın.

Peki, Türk insanın resme yeteneğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yurdumuzun insanı çok yetenekli… Daha önce resim dersi verdim fakat biz Batılılara göre farklıyız. Çünkü bugün bir Avrupalının birazcık da olsa yeteneği varsa değerini bilir ve çalışarak o yeteneğini geliştirir. Bizde öyle talebeler vardı ki şaşırırsın. Çok yetenekli ama okul bitince kadınsa evleniyor, erkekse bilgisayar dükkânı açıyor. Yeteneğini unutuyor, sanatı bırakıyor. Yetenek parayla satın alınamaz hâlbuki. Buna üzülerek şahit oldum. 

Ali Mert Alan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir