EKBER

filhakikat_ekber2

Metrobüste bir kalabalık gördüm ve hemen sonra fark ettim ki ortaya aldıkları birini tekmeliyorlar. İlk defa bu kadar net ve organize bir dayak sahnesine tanık oluyordum. Metrobüste her gün kavga olsa da tarafları anlamak çok zordur, yumruklar ve tekmeler genelde birbirine kavuşamaz, arada tarafsız sivillerin de kaynadığı ve darbedildiği bir insan akıntısı olarak görünür metrobüs kavgası. Bazen yanlış adrese ulaşan bir darbe yüzünden bir lise öğrencisinin, bazen orta yaşlı bir kadının feryadı ve kavga edenlere yönelik kınamalar yükselir. Metrobüste ring yoktur ve nedense öfkelenenler de birbirini aşağı davet etmek yerine -ki bu davet kabul edildiğinde enine boyuna güzel bir kavga ve takip eden bir karakol ziyareti gerçekleşecektir, gerçek aksiyon bu değil de nedir- aralarında, yanlarında, yörelerinde bulunan sivillerin arasından etkisiz yumruklar sallamaya kalkışırlar. Kavuşamayan bir şiddet, netleşmemiş taraflar ve anlaşılamayan bir öykü, sonunda taraflardan birinin inmesi ya da bir şekilde susmaları veya susturulmalarıyla söner, kalkan kafalar önüne bakar, çıkarılan kulaklıklar geri takılır ve yolculuk devam eder: Sıradaki istasyon Zincirlikuyu.

Şaşırdım, ancak müdahale etmedim, İstanbul’da kimseye müdahale etmiyor ve müdahale edilmemek için elimden geleni yapıyordum. Yanımdaki konuşmalardan dayak yiyen gencin mülteci olabileceğine dair bir fikir edindim: Suriyeli galiba. Belki birini taciz etmişti, belki hırsızlığa kalkışmıştı, ilgilenmedim. Birileri vardı, birilerinin sesini duymuştum, vurmayın, yeter, gerekiyorsa polis çağırırız. Bu anonim kahramanlar sayesinde gence inen tekmeler yavaşladı ve yerden yukarıya gayet düzgün bir Türkçe belirdi: Ne alakası var ya? Yerden kalkan temiz kıyafetli ve çok da esmer olmayan bir genç erkekti.

Bölük pörçük duyduğum hikayeden anladığım, adamın biri selpak satan Suriyeli çocuklara vurmaya kalkınca genç müdahale etmişti. Adam ona “ajan köpek” demişti ve herkes bir olup çocuğu araya almıştı. Çok kısa bir süre sonra, hikayenin belirsizliğinden, konuşanların ses tonundan, cümle kurma biçimlerinden sıkıldım. Aptalca konuşuyorlardı, Amerika’nın oyunu zaten hep bunlar, tabi canım gibi laflar havada uçuşmaya başladıkça, kulaklığımı taktım. Birisinin beni de lafa tutma ihtimalinden kaçmak istiyordum. Aptalca değerlendirmelere, aptalca yorumlara maruz kalmak istemiyordum, herkes mal mal önüne baksın ve metrobüsten inelim istiyordum. Televizyon aptallaştığından beri herkes herkesi kendine potansiyel dinleyici olarak görüyordu, haklıydı aslında herkes, sahnedeki aptallık hakkına sahipse aptallık da sahne hakkına sahip olmalıydı. Bu yüzden de herkes sahneye çıkıp aptalca konuşmak için fırsat kolluyordu. Toplumumuzla ilgili teşhisim buydu ve bunu gerçekten dinleyebilecek birini bulup ona anlatıp bir nebze olsun rahatlayana kadar aptallıktan kaçış için bir kısayol bulmuştum: Spotify, aylık 10 TL’ye, sanki Akmar Pasajı’ndasın, plak bakıyorsun, CD bakıyorsun, işte metrobüsten de, televizyondaki aptal tartışma programlarından da kurtulup istisnai bir evrene uzamanın en kısa yolu.

Bu genç erkeğe metrobüste rastlamaya devam ettim, Avcılar, İncirli, Mecidiyeköy hattı üzerinde sık sık belge getirip götürmek durumundaydım. Suriyeli çocuklarla bazen Türkçe, bazen de Arapça konuştuğunu görüyordum. Çocuklar birbiriyle kavga edince araya girer, çocuklara bir şeyler anlatıyor olurdu. Burunlarını siler, yiyecek bir şeyler verirdi. Onu görünce sarılan çocuklar vardı, hatta bir keresinde bir çocuk kucağında kafasını cama dayamış uyurken gördüm onu. Bir başka seferinde de kadının biri “ay bunlar iyice azıttı artık” deyince “Hanımefendi ben Türkçe anlayabiliyorum” diye karşılık vermişti. İki durak sonra, bir çocukla beraber indiler, arkalarından baktım, el ele tutuşmuş, şakalaşıp gülerek üst geçide doğru gidiyorlardı.

Tabii insanın dikkatini çekiyor. Çocuklarla ilişkisi neydi, kimdi, Arapça da konuşuyor gibiydi ama Türkçe’nin anadili olduğu belliydi. Çocuklar bazen söylediklerine gülüyor, bazen kızıyorlardı ona. Sosyal hizmeti uzmanı olabilir diye düşündüm. Gene de hiçbir şey söylemedim ona, hiç seslenmedim. Yetiştirmem gereken belgeler, yapmam gereken telefon konuşmaları vardı. Bazen, telefondaki ses aynı şeyleri aynı tonlamalarla söylerken, kulağım onun dediklerine kayardı. Bir iki sözcük Türkçe, mesela, yapma, o senin kardeşin, bazense Arapça kökenli tanıdık sözcükler, ekber, şükran, aziz, mektep, ilim.

foto: cihan acar

Zamanla kıyafetleri hırpanileşti, saçları uzadı, eskisinden daha esmer görünmeye başladı gözüme. Bense artık daha az kullanıyordum metrobüsü, bir ofis çalışanı olmuştum. Daha az yolculuk, ayaklarım daha az ağrıyor, daha az insan görüyorum, yanımda yöremde şık ve güzel kadınlar, eğitimli ve kibar erkekler var. Onların arasında hâlâ kendimi yabancı hissetsem de, hayatımın bir şekle girdiğini, yeteneklerimle bir yerlere geldiğimi hissediyorum ve biliyorum, yakında Metrobüs çilesi bitecek. Belki Spotify üyeliğimi de iptal eder, bir Cumartesi günü oturur, flash diskler hazırlarım kendi arabamda çalmak üzere. Rock, jazz, 60’lar, metal, klasik müzik, Pink Floyd, Jimi Hendrix, Ahmet Kaya, arabesk, o gün canım ne dinlemek isterse o USB’yi takarım. Kulaklarıma bir şeyin girmesine gerek kalmaz. Bu kaba insanlardan, yer kapmaya çalışan kurnazlardan, boş konuşan tiplerden, kendini entellektüel sanan goygoyculardan, çokbilmiş ihtiyarlardan, gürültücü ergenlerden, ağlayan, zırlayan ve ancak telefonu elince alınca susan bebek ve çocuklardan, kulaklığından taşan müziğiyle yer kaplayan umursamazlardan, fışırdayan kumaş seslerinden, osuruk kokusundan, ter kokusundan, binmeden evvel söndürdüğü sigarasının kokusunu getirenlerden, uykulu haliyle insanın enerjisini sömüren, gün nasıl bitecek diye sormama neden olan öğrencilerden, sonsuza kadar gidecekmişiz hissi veren anonslardan, metrobüsün durakta saçma sapan yerlerde durmasından, kalkacakmış hissi verip gene durmasından, birdenbire ortaya çıkıp insanın gününün içine eden kazalardan ya da ufak aksaklıkardan, hepsinden kurtulacağım. Sonunda İstanbul’la barışacağım, kendi arabamda giderken trafik ne kadar çok olursa olsun önemsemeyecek, müzik dinleyecek ve hafta sonları da keyfine vapura bineceğim.

Çok sürmedi ve hakikaten kurtuldum metrobüsten. Yıllar sonra, o tarafta bir görüşmeye gitmem gerektiğinde arabamı Uzunçayır’a park ettim ve metrobüse bindim. Uzun zamandır ilk defa takım elbise giyiyordum, bu yeni iş vesilesiyle gururluydum, maddi olarak ferahlayacağımı umuyordum. Hem de takım elbise giyince birdenbire yakın bir arkadaşımın düğününe gittiğim hissi yerleşti içime, içimden çiftetelli ve halay melodileri geçiyordu. Metrobüse keyifle yaklaştım, saat öğlene yaklaştığı için çok sıkışık olmaz diye düşündüm; ancak onu fark edince eski günlere geri döndüm. Kıyafetleri eskiydi, saçları ve sakalları biçimsizce uzamıştı. Yanından geçince koktuğunu fark ettim. Elinde ayakkabı kutusu ve sakız, mendil gibi ıvır zıvır olan başka bir gençle Arapça konuştuğunu duydum. İndiler, güle oynaya merdivenlere doğru yöneldiklerini gördüm, metrobüs yoluna devam etti, bense onları gözden kaybettim.

İki durak sonra önüm sıra taraftan Suriyeli bir çocuğun bindiğini gördüm. Selpak satmaya çalıştı, benim önüme gelince otobüsteki diğer çocukla karşılaştı. Küçük olan büyüğü tokatlamaya çalışıyordu. Büyük, ağırdan alsa da yakında sabrı tükenecekti. “Yapmayın” deyip, ikisini hafifçe uzaklaştırdım. Küçüğe, dur, döver o seni dedim, sinirlenip bana da bir tane vurdu. Esmer, uzun saçlı, elinin üstünde küçük bir dövme olan adam, Türkçe bilmezler dedi. Biliyorum, dedim, olduğu kadar artık.

Bunu dedikten hemen sonra ağzımdan dökülen sözcüklere ben de inanamadım:

Hu akbar minka. Vakkal annah faz lakum.

Musa Acar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir