Depresyon Mağlubiyetleri

1334590327_4ever_alone_gag

Yaş sekiz dolayları, annemin kucağında üst komşudayız. Komşu dediğim yaşlı bir kadın. Ak saçlı, nur yüzlü ve akabinde nefesi kuvvetli diye, her akşam bir seans okunup üfleniyorum. Esne allah esne, esne allah esne. Kara büyüleri bozmaya değil de sanarsın pilates dersine giriyorum. Kurşunlar dökülüyor, türbeler geziliyor, bilene danışılıyor, baktılar fayda etmiyor, çare profesyonel bir destekte aranıyor. Sene tabi  doksanların başı, öyle orta direkte psikolog, pedagog, vantrolog falan hep aynı bilinmezlik kategorisinde. Neyse bi şekilde, biz doktora gidiyoruz.

– sorun ne?
+ her şey … Hayatın anlamsızlığı sorun. Neden yaşamam gerektiğini bilmemem. Yeterince zevk almamam. Meseleye dahil olamamam.

Bir çocuktan beklenmeyen ne cümle varsa sıralıyorum adama. Herkes gibi endişeli bakacağını sanıyorum. Beklediğim olmuyor. “ben de ciddi bir şeyin var sandım” diyor. Inceden de gülüyor. “tedavin basit, süt sever misin?” “severim” “sana süt yazıyorum. Sabah, akşam şekerli süt içeceksin. Annene de söyleyeceğim evden eksik etmesin.”

Başlıyor bizim sütle olan dostluğumuz. Sabah elimde, akşam yemekte, gece yatakta sürekli koca bir süt bardağı avuçlarımda. Iddiasına yapılan mahalle maçlarından sonra, bakkalın önünde herkeste şişe kola, bense günlük sütü dikmişim kafaya. Bir süttür tutturmuşum. Oh ne iyi süt içip tedavi oluyorum ne güzel. Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin biraz şekerli süt sürüyorum güzelleşiyor. Şarkılar söylüyorum şiirler yazıyorum süt üstüne. Saatim her zaman süt’e beş var ya da süt’ü beş geçiyor. Ne yana baksam gördüğüm o. Gözümü yumsam aklımdan süt geçiyor. Bana sorarsanız mevsimlerden sütdeyiz, günlerden sütertesi…

Neyse, bu furya vücudumun başka yerlerinde aksaklıklara neden olana kadar sürüyor. Sonra gittiğimiz çocuk doktoru, karaciğerin amına koymuşsunuz sütü azaltın deyince hayatım normale dönüyor…

Tabi bu normalleşmenin hemen ardından yeni bir anormalleşme başlıyor. Topluyoruz tası tarağı, doğup büyünen mahalle ve arkadaşları bırakıp, bambaşka bir yere taşınıyoruz. Içimde sıla hasreti hortlatıyor yine benim depresif halleri. Ilk okul üçe gidiyorum, arabesk beste yapıyorum. Okuldan kaçıp eski mahalleye gidiyorum. Başka okul gömleğiyle eski bahçede öğrencilere karışıyorum. Zengin muhitten gettoya taşınmış bir çocuk olarak bocalıyorum. “ağzını kırıyım küfür mü anne?” diye soran ben ana bacı düz gidiyorum. Bir iki kez önümü kesip para istiyorlar. Bir zaman sonra üç kişi geziyorum. Yanımda kelebek bıçak taşıyorum. Adam dövüyorum, kız öpüyorum, küfür ediyorum, dayak  yiyor, serserileşiyorum… Ama aynı dönem, ne eve gelen haciz memuruna, ne eve haciz memuru gönderen babaya diklenemiyorum.
Şekerli süte abanıyorum. Çünkü hayat hala berbat. Mutluluk uzak ihtimal ve benim üzerimde sürekli orta şut karışımı bir hal. Ne kendiliğinden gol oluyor, ne biri dokunabiliyor. Tüm sevincim, ahlar vahlar arasında çizginin dışına çıkıyor.

Ve tabi  benim derdim bana yetmezmiş gibi kızlar da başlıyor. Kolda küçük faça izleri. Başarısız intihar girişimleri. Müziğin keşfi ve ilk yazı denemeleri. “insanlar değişiyor etrafta. Mevsimler değişiyor. Aynadaki yansımam, durduk yere ağlamam, anlatılanı anlamam değişiyor… ama fotoğraflar değişmiyor. Onlarda hala liseli bir kızsın. Ve kızgınsın; yanında olmayışıma…”

Sonra bir gün dershanedeki öğretmenler odasında, felsefe hocasıyla oturmuşuz. Bu alana olan ilgimden bahsediyoruz. Konu psikolojiye geliyor oradan da benim şu süt meselesi açılıyor. Olan biteni anlatıyorum. “şekerli süt” diyorum, “asrın icadı.” alıyor bunu bir gülme ve kesik kesik cümlelerle “e oğlum” diyor, “marifet şekerli sütte değil kendinde. Doktor sana peynir yersen geçecek dese, peynire bağlanacaktın böyle” sanki biri hikayeme bilimsel açıklama getirmiyor, gözlerimin içine bakıp “evlatlıksın sen!” diyor. Sanki biri, nikahın ortasında dalıp “olmaz bu evlilik, çünkü siz kardeşsiniz..” diye bağırıyor.

Tabum yıkılınca, başka bir arayış içine giriyorum ben. Cuma namazlarına gidiyorum. Vaaz dinliyorum, sağa sola baka baka namaz kılıyorum, bir sübhanekeyle herkese uyum sağlıyorum. Sonra bi şey değişmiyor. Inancım okuyarak, düşünerek, azalarak bitiyor. Yine kızlar gidiyor. Babalar terk ediyor. Parasızlık ruh sıkıyor, hayat can yakıyor ve bizim şekerli süt günden güne sigaralaşıyor, rakılaşıyor… Kusturup, susturuyor. Sallayıp, uyutuyor.

Sonra işe girme yaşları. Şirket aşkları, terfi hırsları, görev dağılımları…hiç yetmeyen maaş zamları, geçim sıkıntıları, onay vermeyen kredi kartları, ayrı ev yaşamları. Gelecek planları, geçmiş sorguları. Yanında olanlar, yanında kalanlar, yarıda çıkanlar. Hepsinin tortusu depresyonun giderini tıkar. Gam dolar, keder dolar… Göz hep şekerli süt arar. El ot sarar. Yazı yazar. Mesaj atar. “seni sevmiyorum” cevabını akıl almaz, yürek katlanır, can yanar… Bünye şekerli süt arar.

Hayatta ikinci kez yapılamayacak olan tek şeydir tanışmak. Sıkılan diş macunu gibidir birini tanıyıp hayata sokmak. Eğer özel de olduysa artık onu beyninden, zihninden, anılarından atamazsın. Bunu bile bile her gün daha fazla insanla tanışmaya çalışırsın. O siteden, bu portaldan, eski okuldan, yeni mahalleden, yan ofisten hep daha fazla insan arar, bir şehir gibi göç almaya başlarsın. Gelen ya sorunlarıyla gelir, ya seninle sorun yaşar. Neticede bıraktıkları, yine depresyon giderini tıkar. Yalnızlık başlar.

Tanırsın kendini. Anlarsın ki, insanların bazıları bunları yaşamalı. Eğer herkes için aynı derecede kolay olsa sevmek… Ayrılık aynı derecede kolay atlatılsa. Parasızlık mesele olmasa. Başarısızlık umursanmasa. Bir iki küçük imkansızlık ve büyük sorumsuzluk tüm hayat boyu ayaklara dolanmasa. Katlanan söylemese, yazmasa, boyamasa, çalmasa sanat da olmazdı devrim de… Sonra kendine sorarsın, “sanatın ve devrimin neresindeyim?” diye. Beş altı polis yuhaladın, iki kez cop yedin aklın başına geldi. Karakola çekmişlerdi ama davadan değil serserilikten. Gaz soludun. Kimyasalla yıkandın… Gençlikte cartel etkisiyle rap şarkılar yaptın. Ya kimsenin çıkarmadığı bir kitap yazdın ya da kimsenin almadığı bir kıtap çıkardın…

Yıl 2014 olmuş yaş 32… Ve bu günüm de, şekerli sütün etkisinde olan o sekiz yaşındaki çocuktan çok daha dipte, sonda, depresyonda geçti…

Yazı: Özgür Keskin