Çağlan Tekil: Kendimi hep yazarak ifade ettim

Çağlan Tekil’i Laneth, Non Serviam ve Blue Jean vasıtasıyla tanıdık. O da bize yıllar yılı yeni gruplar tanıttı, dinletti, Türkiye metal müzik konserlerine açken severek dinlediğimiz grupları maddi riskleri göze alarak konser için getirdi. Biz de onunla müzik konuştuk, eski dönemleri konuştuk, konuştuk da konuştuk…

 çağlan+te..

Abi 90’lı yıllarda Laneth’i çıkardınız.  10 yıl sonra da yeniden Laneth’i çıkardınız. İkinci dönem Laneth’i neden bitirdiniz?

Laneth’in ilk döneminde sadece bizdik, daha sonra başka fanzinler çıkmaya başlamıştı. İkinci de bizden daha iyi dergi yapanlar vardı o yüzden biz onları takip etmeyi tercih ettik. Ama o dönemde çıkmış bütün sayıları da sahiplenirim bence iyi sayılardı.

lanethİkinci dönem Laneth 11 yıl sonra çıktı.  Non Serviam’ı da yeniden çıkartmayı düşünüyor musun?

Bilmem, hiç düşünmedik. Düşünmedik çünkü Non Serviam’ı yaparken benim evden çalıştığım işlerim vardı. Bir de benim babam vefat etti, onun da emekli aylığı bağlanmıştı, o şekilde geçinebiliyor, tüm vaktimi full time bir işte çalışmadan Non Serviam’a verebiliyordum ama şimdi öyle birşey yapamayacağım için zor. Laneth’in ikinci döneminde de radyoculuk yapıyordum; anonsu yapıyordum, şarkı girdiğinde Laneth’le uğraşmaya başlıyordum stüdyoda. Ama şimdi yazı işindeyim, Blue Jean de bütün vaktimi alıyor, hafta sonları da Tezgah’ta DJ’lik yapıyorum. Öyle olunca da öyle birşey yapmaya zaman olmuyor. Ama aradan yıllar geçmiş  aslında bir şeyler yapılabilir diye düşünülebilir aynı ekibi toplayabilirsek.

Yazarlığın yanı sıra DJ’likte yapıyorsun, radyo programı da var. Hangisi senin için daha önemli?

Yazarlık. Çünkü hep kendimi yazarak ifade ettiğime inandım. Biraz insan ilişkilerinde yabaniyimdir fazla konuşmayı beceremem o da yazmakla halledebildiğim bir şey. Ama Laneth’i çıkarttığım dönem ve şimdiye kadar olan dönemden bahsediyorum. Ama şimdi mesela daha Blue Jean’de daha yönetici bazlı bir iş olduğu için eskisi kadar yazamıyorum; daha doğrusu yazıyorum ama içime sinmediği için yayınlamıyorum.

Hep 80’lerden bahsediliyor. 80’ler 80’ler derken 90’lı yıllar bitti.  2010’lu yıllara geldik. Sana 90’lı yılları sormak istiyorum. 90 ve 2000’li yıllar arasındaki metal piyasasını nasıl buluyorsun? Sence 90’lara nazaran bir gerileme mi var, yoksa daha iyi bir durum mu var?

O dönemin grupları çok iyiyse ileriye gidiyorsun. Kötüyse yerinde sayıyorsun ya da daha kötü oluyorsun. İyi bir albüme ve iyi bir gruba bakıyor herşey. Ve o zaman metal dışından bir sürü insanı da kendi piyasana katmış oluyorsun. Bir şeyler çıkmadığında da  kaybetmiş oluyorsun. Mesela, Metallica’nın Load’ı yaptığı dönem bir düşme yaşandı ama adamların son albümüyle yeniden bir çıkış başladı metalciler arasında. 90’lar daha iyiydi ama bu geçmişe özlem anlamında değil. Tamamen internetin varlığıyla alakalı bir durum. Çünkü o dönem birşeylere ulaşmak daha zor olduğu için bizim için daha değerliydi. Şimdi her şey elinin altında. Bir albüm Amerika’da çıktığında aynı gün aynı saatte internetten indirilebiliyor. O da değerini düşürüyor tabii.

Yıllardır her Türk metal grubunun “Avrupa’da başarılı olmak” hedefi var. Ama genellikle  gruplar Avrupa’da arzuladıkları başarıya ulaşamıyor. Bunu sen neye bağlıyorsun? Sence ne eksik yapılıyor?

Bence bir Türk grubunun Avrupa’da başarılı olması imkansız. Yani global anlamda imkansız. Eskiden demonu yolluyordun, adam dinleyecek mi dinlemeyecek mi bilmiyordun. Ama şimdi myspace ya da facebook adresini yolluyorsun yetiyor. Dışarı açılamamak çok zor yani. Ama bence bu kadar şey içinde bunların hiçbiri başarı değil. Olmamasının sebebi de kendimize ait birşey yaratamamamız. Buna en yaklaşan Pentagram oldu ama yine de orada bir turne yapamaması, Müslüman bir grup olması… Sepultura falan başka bir ülkeden geldi ama dini kimliği onlarla aynıydı, Hristiyandı. Bana kalırsa Türklerin kendine ait bir söylemi olmadıkça çok zor.

90’larda insanlar albüm satışlarından şikayetçiydi konserlere az insanın geldiğini söylüyordu ama şimdi o zaman ile bugün arasında uçurum var. Şimdi çok daha kötü. Albüm satışları yerlerde.

Sonuçta yurtdışında da internet var. Oradaki adam albüm satıyorsa, senin de satabilmen lazım. Onlar ne yapıyor bir CD’nin yanında DVD de ekliyor. Ambalajını farklı yapıyor. Ama Türkler herşeyi en ucuza mal etmeye çalışıyor ve getirisi de çok az oluyor. Aslında onların bunun üzerine kafa patlatması lazım ama kimse patlatmıyor.

the worst of laneth

Laneth özel sayısını kitapevlerinde bulabilirsiniz.

İlk olarak Rotting Christ’a konser yapmıştık. Onun girdisi çıktısı tabii bana ait değildi. Zihni parayı koymuştu. Yani bunu devam ettireyim derken maddi bir anlamda düşünmedim çünkü ortaya konan para da benim değildi. Tiamat’ı 2000 senesinde yaptığımda çok büyük batmıştım. Destruction’ı yaptığımda da batmıştım ama oradaki parasal zarardan çok bütün CD’lerimi, plaklarımı satmak zorunda kalmıştım. Bu işin mutfağına girdiğinde taptığın adamların ticari yönünü görmüş oluyorsun. Yani Tiamat “Paramız nerde” diye boğazını sıkabiliyor. O zaman sen Wildhoney dinlediğinde kafanda canlanan grup imajından çok uzak birşeyle karşılaşıyorsun. Eğer bu işe devam etseydim müzikten vazgeçmek zorunda kalacaktım, gruplardan nefret edecektim. Ben de müziği seçtim. Dedim ki en iyisi dinleyip kafamda canlandırdığım gibi kalsın hepsi.

Peki olumsuz olaylar dışında, güzel anı olarak bizimle paylaşabileceğin şeyler var mı?

Vardır da pek aklıma gelmiyor. Bir tek Anathema’yı getirdiğimizde Casablanka konserlerinde adamlar ilk geldiğinde biz çok mülayim, depresif bir müzik yapıyorlar ya; adamlar geldiklerinde feci enerjiklerdi. Özellikle de Martin Powell o sırada Anathema’daydı. Büyük Londra Oteline yerleştirdik grubu. Adam o kadar enerjikti ki odaya girdiği an televizyonu alıp pencereden aşağıya atmaya çalıştı ötekiler tuttular. Sonra Danny tuvalete girdi, koca elbise dolabını kapının önüne çekti, çıkamasın diye. O zamanda ben epey şaşırmıştım. Bu adamlar neredeyse bizi intihara sürükleyecekti şarkılarında falan ama aslında çok şaklaban adamlar diye düşünmüştüm. Komikti yani.

Non-ServiamNon Serviam döneminde insanların beğenerek okuduğu Kerim Tuncay, Özlem Gürel, Murat Çelik bu insanlarla görüşüyor musun? Neler yapıyor mesela onlar?

Kerim’le Non Serviam öncesi Laneth’te de birlikteydik. Zaten en yakın arkadaşlarımdan birisi olduğu için her hafta görüşüyorum onunla. O bana Non Serviam zamanında şey demişti: Ben Almanyalarda okudum ama bu işten hayatımızı sürdürebilirsek bu işi yapmayı tercih ederim dedi ama öyle bir durum olamadı, şansımız yoktu. O da öteki hayatı seçti. Şimdi uluslararası bir firmada çalışıyor. Dünyayı geziyor falan, büyük konserlerde mutlaka geliyor… Özlem Gürel evlendi, o da Dream dergideydi. Şu anda ne yapıyor açıkcası bilmiyorum. Yani konuşsak yine aynı noktadan başlarız ama aynı müziği paylaşmayınca konuşacak fazla bir şeyin de olmuyor. Benim hayatımın merkezinde müzik olduğu için etrafımda da benimle aynı müziği dinleyen arkadaşlarım kalmıştır mesela. Evlenen, yuva kuran, başka işlerle uğraşanlar da tamamen başka hayat olmuştur benim için…

99 yılında satanizm olayı patlak verdiğinde, siz de sorunlar yaşadınız mı?

Yaşadık. İlk olay patladığında derginin yeni sayısını hazırlamak için Hakan Savaşer’in evindeydik sürekli haberleri seyrediyorduk. Dergiyi bitirmek için 3, 4 gün sabahlıyorduk o döneme gelmişti. Televizyonda barlara baskın yapıldı diye gösteriliyordu. Herkesin çantasından Non Serviam çıkıyordu. Ondan sonra biz tabii çok geçirdik. Ulan bu kadar çok satıyorsak niye hala dörtbindeyiz diye. Şaka gibiydi, abartısız herkesin çantasından bizim dergi çıkıyordu. O dönemde bütün arkadaşlarımız içeriye girdi ama garip bir şekilde bizi hiç arayan soran olmadı. Defne Samyeli’yi, Reha Muhtar’ı bütün yayınları hatırlıyorum. İşte Non Serviam şeytancıların yasal dergisi buradaki mesajları okuyup birbirleriyle iletişim kuruyorlar diye. Bir gün Akmar’a baskın yapılmıştı Pazar günü, pazarları da benim izin günümdü. O gün basıp herkesi götürmüşler. O gün orda olsaydım ben de gidecektim muhtemelen ama olmadığım için olmadı.

Çağlan Tekil nereye bakıyor?

Çağlan Tekil nereye bakıyor?

Yabancı gruplardan kimleri dinliyorsun?

Yabancılardan eskilerin hepsini takip etmeye çalışıyorum. Yenilerden Amon Amarth, gerçi ne kadar yeni tartışılır tabi 10 yılı geçti hatta 96 mı neydi ilk albümleri. Son üç albümlerini çok seviyorum. Onun dışında yenilerden Avustralyalı The Eternal diye bir grup var üçüncü albümlerini çıkardılar. Onları takip ediyorum. Green Carnation’ı takip ediyordum.

Green Carnation’ın hastasıyım ama dağıldı onlar da.

 Maalesef.

Yılda bir DVD çıkartıyorlardı, yok akustik albüm cart albüm curt albüm birde kendi firmasını  kurdu Tchort. Tadında bıraktılar. Belki devam etseler daha kötü olurdu.

Bilmiyorum ama insanlar yine de yeni bir şeyler duymak istiyor onlarda. Quiet Offspring’i falan acayip beğenmiştim önceki albümleri de mükemmel. En son DVD’lerini almıştım onların. Green Carnation kadar hiç bir gruba bağlanmadım yakın zamanda…

Şeyde çok tuhaftır Green Carnation’un Türkiye’de hiç değeri bilinmedi.

Hiç bilinmedi, hatta yeni yeni biliyorlar. Bazı kataloglarda progresif diye adamların adı geçiyormuş progresifçiler öyle keşfetmeye başladılar mesela. Ben Nightfall ve Rotting Christ’ı getirdiğimde “bunları kimse getirmiyor en iyisi ben getireyim” diye düşünmüştüm. Bir tek onu Green Carnation’da hissettim. Bir daha dönseydim Green Carnation konseri yapacaktım çünkü adamları izlemek istiyorum. Adamın hikayesi falan da var. Çocuğu ölüyor yenisiyle hayata tutunuyor. Bir de Duncan Petterson gibi o da gayet normal bir adamken bunalıma girip kendisini eve kapatıyor kendisini. Sentenced’dan Miika da öyleydi. Hikayeleri bana çok gerçekçi geliyor, yazdıklarını hiç sorgulamıyorum o yüzden. Anathema’yı dımya bunlar aslında neşeli adamlar falan diye. Ama bunu Green Carnation’da ya da Sentenced’da hiç düşünmüyorsun. Gerçekten yaşadıklarına inanıyorsun. Yazık oldu Green Carnation’a.

Peki metal müzik dışında neler dinliyorsun?

Her şeyi dinliyorum. Halk müziğinden nefret ediyorum. Sanat müziğinin eskilerini severim. Evde takıp dinlemem ama bir ortamda rakı içiliyorsa o tip bir müziğin olmasını  tercih ederim. İyiyse pop da dinliyorum. Arabesk ve halk müziği hariç.

Fairuz Derinbulut’u beğendim. Hiç dinledin mi?

Dinledim ama koyup dinlemedim, arkadaş çaldı kulak misafiri oldum. Yorum yapacak kadar  bilgide değilim.

Seksendört’le falan kıyasladığımda Fairuz çok samimi geldi.

Onlar direk gitar katmadan tamamen damardan yapmış. Sentez mentez bana çok uzak. Duman buna inandığı için yapıyor ama ben sevmiyorum. Yerlilerden Gripin’i beğenmiştim M.F.Ö. tadı veriyordu. Onun dışında Asfalt Dünya’yı beğenmiştim.

Türkiye’nin en çok satılan müzik dergisinin başındaki adamsın. Rap müzik ve Rock müzik yükseliyor. Pop neredeyse alternatif müzik gibi birşey oldu. Bunu sen neye bağlıyorsun?

Rap’in yükselişi de durdu ama Cartel’İn çıkışındaki patlamadan söz edemeyiz. Ceza önceki albümünde 150 bin sattı ama o zaman bile rap kültürü bence yükselmemişti. Çok kendi içlerindeydi. Metalin patlaması herkesin siyah tshirt giymesi gibi olmadı bence.

Sagopa Kajmer dinledin mi hiç.

Çok dinledim, sevmek için çok dinledim.

Ben o adamla röportaj yapmıştım. Metal müzik konusunda bilgili biri. Metal gruplarının müziklerini sample olarak şarkılarında kullanıyor.

Biliyorum bana da Enis dinletmişti. “Bak bu adam Tiamat’tan sample alıyor” falan diye. Herifin bir de  “Bir Pessimistin gözyaşları” albümü var ya hoşuma gitti. Ama benim birşeyle bağlantı kurabilmem için müziğinde çok şey olması lazım. Sadece sözlerin değil müziğin de seni yakalaması lazım. Şarkı enstrumantal olsa bile keyif almalıyım. Sagopa’dan sözlerini çıkarttığında öyle bir keyif alamıyorsun. Kötü demiyorum herif çok iyi. Şair demek lazım aslında ama beni vurmadı yani.

Röportaj: Ali Mert Alan

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir