Bir Epifani Ustası: Muzaffer Kale ve İlk Öykü Kitabı “Güneş Sepeti”

Doğan Hızlan’ın başkanlığında Jale Parla, Metin Celal, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Beşir Özmen ve Murat Gülsoy’dan oluşan jürinin layık gördüğü 62. Sait Faik Hikâye Ödülü’nü, Can Yayınları’ndan çıkan yeni öykü kitabı “Güneş Sepeti”yle şair ve yazar Muzaffer Kale’nin kazanmasına asla şaşırmamak lazım. Gündelik yaşamın her geçen gün hızlandığı, sosyal medya teknolojilerinin ve iletişim araçlarının kısalığa ve netliğe öncelik verdiği, okuyucunun zihnindeki “dikkat bant genişliği”nin oldukça daraldığı bir dönemde, böylesine kısa öykülerden oluşan, ince bir kitabın bu ödülü almış olması başta muhtemelmiş gibi duruyor.Ama “şaşırmamak lazım” derken, bu iyi niyetli eleştirmenin kastı ne “Güneş Sepeti”ni, ne Muzaffer Kale’nin şair kabiliyetlerini ne de jürinin perspektifini hafife almak, aksine, böyle bir dönemde gerçekten tüm okuyucu yelpazesine hitap edebilecek, evrensel kıymetteki eseri övmektir.

muzaffer kale - filhakikat

Muzaffer Kale

Ünlü yazar (ve şair) James Joyce yazınında “epifani” kavramından faydalandığını birçok kez yinelemiştir. Aslında Hıristiyan kültürüne dayanan bu ruhani kavram, değişik isimlerde başka kültürde de kendine yer bulmuştur, örneğin Zen Budizmi’ndeki “satori” gibi. Joyce’un edebiyattaki seküler uygulamalarıyla popüler hale gelen ve anlamı genişleyen kavramla –bunu da kapsadığı halde– salt bir aydınlanma anı kast edilmez. Joyce sonrası epifanide bir kişi, olay, hatıra ve hatta nesneden gelen manevi dışavurum ima edilir. Bu dışavurumu sıradan, olağan bir gözlem ya da analizden farklı kılan şeyse mahiyetinin, epifaninin kaynağına nazaran çok daha büyük ve boyutlu olmasıdır. Öyle ki epifaninin okuyucuya aktarılmasından sonra epifani kaynağı okuyucuya (ve belki de eserdeki karakterlere) bir daha asla aynı şekilde gözükmez ve daha önceki perspektiflerde görülemeyen bir anlama bürünmüştür.

Bu bilgilerin ışığında, “epifani”nin en güzel ve çarpıcı örneklerinin şairlerin elinden çıkması kaçınılmazdır. Şairlerin birer “imge avcısı” olmalarının yanında sıradan nesnelerde bile farklı bir “hakikat ışığı” görebilmeleri ve bunu dildeki ustalıklarıyla metne aktarabilmeleri malumumuzdur. “Bir Günlük Güneş“, “Gözlerim Akşama Ölür“, “Acıtmıyor Boynumu Dünya“, “Işıktan Kalan Kırılma“, “Hiçbir Şeyi Unutmadım“, “Sakın Zar Atma“, “Lirik Aksan“, “Menekşenin Sayılı Günleri” ve “Kayıp Saklambaç” gibi içinde ödüllü şiirlerinin yer aldığı kitapların ardından Kale, benzer saiklerle (bu sözcük tercihi nükte amaçlıdır) ilk öykü kitabını okuyuculara sunuyor.

james joyce - filhakikat

James Joyce

Kale, yedi cümleden oluşan “Evin Son Durumu” öyküsünde nesne ile insan arasındaki ilişkiyi, nispeten daha uzun olan (otuz iki cümlelik) “Güneşte İki Kadın” öyküsüyle de doğa ile insan arasındaki ilişkiyi aktarırken bütün kitap boyunca uygulayacağı yöntemi ifşa ediyor: Her bir öyküsü bir an, bir sahne veya bir resim/fotoğraf uzunluğunda. Öykülerin neredeyse tamamı şair gözüyle sunulan salt gözlemlerden ibaret. Bize edebi bir yorumu ya da yazarın bir fikrini andıracak cümlelere rast geldiğimizde ise Kale’nin yine de bu öykü kitabındaki amaçlarına sadık kaldığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, eğer yazar her öyküde bir anın resmini yapmayı hedeflemişse, ona böyle bir yorum eklemesinin yegâne nedeni o resmin bir köşesine “insan”ı ve onun duygu dünyasını da yerleştirmek istemesidir. Kaldı ki, “Haziran Başı” isimli öyküsü buna çok güzel bir örnek: Başkişisi deniz (ya da doğa) diyebileceğimiz bu hikâyede, muazzam deniz kıyısı tasvirleri yaptıktan sonra yazar yamaca güç bela tırmanıp, kalbinin gürültüsü altında, yaşını almışlığına ve yaklaşan ölüme işaret ederek, “Nereye kadar?” diye soruyor. İşte bu kadar: Ressam, nefis bir deniz manzarası içeren tablosunun bir köşesine minnacık bir kayık yerleştirmiş gibi adeta.

Eserin dikkat çekici bir boyutu da yazarın öykülerin tamamında bu pastoral imgelere başvurup kendini tekrar etmemesi. Filhakika “İzin” gibi bir öyküde bir intihar yeri aktarılırken, “Son İstek” gibi sembolik, yarı-didaktik bir çalışmada bile yazarın bu epifani tekniği metni adeta ışıkla parlatıyor. Kale’nin şair gözü, baktığı her yerde (hatta “Naylon Akıl”daki bacaya takılı kalmış naylon parçasındaki gibi) o anlamı bulup çıkarıyor.

gunes sepeti 2 - filhakikatBu açıdan “Oyun” isimli öyküsü ayrı bir övgüyü hak ediyor. Bahsettiğimiz özelliğin en belirgin şekilde ortaya çıktığı ve hatta James Joyce’un şu tasvirinin gerçeklendiği bir an içeriyor bu öykü:  “Şiir, hafızanın kızları tarafından çarpıtılan tarihe ehemmiyet vermez; daha çok, sezgilerin ortaya çıktığı, bir kalp atışından daha kısa olan süreye kıymet verir ve onu altı bin yıla denk tutar… Deneyimin meyvesi değil, deneyimin kendisi amaçtır. Bu dramatik, yoğun hayatta bize belirli bir miktarda kalp atışı verilmiştir. Bir noktadan bir noktaya hızla hareket edip, en çok sayıda yaşamsal gücün en saf enerjileriyle buluştuğu odaklarda nasıl mevcut bulunacağız? Mücevher kadar değerli olan bu ateşle yanmak, bu esrikliği korumak… İşte hayattaki başarı budur.” (“Ulysses”ten önce, yirmi yaşında yazdığı ve St. Stephens isimli dergide yayımlanan bu makalesinde, “şiir” ifadesiyle aynı zamanda “yaratıcı yazarlığı” kastetmektedir.) Bu öyküde, bir okey oyunu esnasında gerçekleşen bir epifani anı aktarılmış ve alelacele geçiştirilecek anlarda bile büyük yaşamsal gizlerin barınabileceğine dikkat çekilmektedir.

Kale’nin “Güneş Sepeti”ndeki öyküleri birden çok okumayı hak eden, şiirimsi öykülerden oluşuyor. Bir kitap okumasıyla bir insanın hayatının değişebileceğine dair iddianın yanına, bu esere istinaden bir ekleme daha yapılması yerinde olur: Bir kitap, en olağan şeylere bakış açınızı da değiştirebilir.

 

“Güneş Sepeti”

Muzaffer Kale

Can Yayınları

120 Sayfa

Emre Karacaoğlu

https://www.facebook.com/emrekaracaoglu