Aytuğ Akdoğan’ın Büyüme Romanı: “Sürgün”

Aytuğ Akdoğan’ın Epsilon Yayınevi’nden Eylül 2016’da çıkan beşinci romanı “Sürgün”, bir genç adamın günümüz Türkiye’sinin şartları, aile yapısı ve modern hayatın ikiyüzlülüğü karşısında duyduğu öfke ve isyan duygularıyla kendisini sistemin dışına atmasının hikâyesi. Çalışmanın kurgusu, ana karakterin çıktığı bir yolculuk üzerine kurulu. Ama eser, aşağıda ele alındığı şekilde, basit bir yol öyküsü ya da gençlik isyanı değil: Daha çok, Orta Doğulu mültecilerle birleşip onların güzergâhını takip etmesi sonucu isteyerek yurtsuz olan ana karakterin, istemeyerek yurtsuz bırakılmışlarla buluşma ve ardından da olgunlaşma hikâyesi.filhakikat - surgun

“Sürgün” okuyucusunu ikilemde bırakacak bir çalışma. Yazarın kendisinin de roman boyunca gençliğine sıkça vurgu yaptığını göz önünde bulundurunca, kitabın büyük bir kısmı günümüz toplumunun standartlarında “muhalif” ve “aykırı” kabul edilebilecek bir genç adamın yerleşik düzene yönelik şikâyet ve hayıflanmalarından oluşuyor. Ama şaşırtıcı bir şekilde, bir yandan da “Sürgün” sadece basit bir “hezeyan bildirgesi” ya da kitabın tanıtımlarında yer aldığı şekilde salt bir “itiraf edebiyatı” değil. İçinde küçük sürprizler barındırıyor.

Romanın başkişisinin etrafındaki karakterlerden biri, genç bir kadın olan Gece’nin ağzından ülkemize dair eleştiriler okuruz:

Sonra kaçtım İstanbul’a geldim. Okula devam edip barlarda çalıştım bir süre… Sonra çocuk bakıcılığı falan yaptım bir süre. Bir şekilde yolumu buldum yani. Ama gördüm ki kadınların burada da adı yokmuş! Doğu’da evlere ve örtülere kapattıkları kadınları Batı’da ise reklam panolarına, podyumlara, estetik merkezlerine ya da pornolara hapsetmişler…

Veya yazarın yerleşik düzene yönelik reçetesini şu cümlelerinde buluruz:

Aşk! Onun karşısında başka ne yapılabilirdi ki? Bu çürümüş ve artık kokmaya başlamış düzende sadece aşk boyun eğdirebilirdi bize. Sadece tutku dolu bir aşkın sarhoşluğunda evcilleşebilirdik…

filhakikat-aytug-akdogan-2Romanın özellikle ilk beş bölümü bunlar ve benzeri sığ, yetişkin edebiyat takipçilerine fazla bir ehemmiyet arz etmeyecek tespitlerle dolu. Evet, günümüz dünya düzeni tabii ki kokuşmuş. Evet, hâlihazırda var olan düşünce sistemleri ve ideolojiler bizlere özgürlük ve refah getirmekten çok uzakta ve bu romanın yazarı gibi genç bir insanın bu tespitlere vakıf olması tabii ki takdir edilecek bir şey. Ama neredeyse hepimizin gördüğü bariz gerçeklerden ötesi kitabın bu kısımlarındaki satır aralarında bile yok. Okuyucu olarak bu kısımlarda yazardan beklentimiz daha da fazlası: farklı bir perspektif ya da var olana dair daha derin analizler.

Bir de “yeraltı edebiyatı” sınıflandırmasına tabi olmanın getirdiği bir doğal sonuç (veya zorunluluk?) olarak kullanılan argo dili var. “Tribe girmek” gibi gündelik Türkçeye sonradan giren ifadelerin sıklıkla kullanılması biraz rahatsız edici olsa da var olan Türkçe sözcüklerin (mesela “bayağı” yerine “baya” gibi) bozuk yazılması bir özensizliğe işaret ediyor. İnternet kullanımıyla birlikte hızlı klavye tuşlamanın bir sonucu olan bozuk Türkçenin edebi bir esere girmesi otantik bir etki yaratmaktansa çoğu zaman itici duruyor. Günlük konuşmaları aktarırken sahicilik uyandırmak için başvurulması gereken bu yöntem daha kısıtlı sayıda kez okuyucunun karşısına çıkmalı. Doğrudur, Beat kuşağı yazarları da dönemlerinin argosuna romanlarında sıkça başvuruyordu ama unutulmaması gerekir ki Burroughs, Keouac veya Kesey gibi aksakallar istisnai bir dil kullanma yeteneğine sahiptiler ve bunun bir getirisi olarak da yeri geldiğinde dilin kurallarını dahi bozarak bir bütünlük içinde yepyeni üslup önermeleri sunuyorlardı.

Bunlarla birlikte, romanın sonunun gelmesiyle başkişinin yaşadığı ani dönüşüm ve bunun kurgusal sıkıntısı var tabii ki. Sanki yazarın okuyucusunu mutlu bırakmak ya da onlara ahlaki bir ders verme isteği varmış gibi, kahramanımız –bir bildungsroman (büyüme romanı) hassasiyetiyle– çıktığı yolculuk ve katlandığı sıkıntıların sonucu olarak kendi çapında bir olgunlaşma yaşar kurgunun bitiminde. Böyle bir sonuç, pek tabii ki mümkündür ve hayatın genel akışı içinde de anlaşılabilirdir ama böylelikle birçok mesele ve soru da havada kalmaktadır: Bu ani ve olumlu değişimin sebebi aslında tam olarak nedir? Kahramanın aile bağlarını takdir etmesi için gerçekten de bir mülteci mi olması gerekmiştir? Bütün düzene isyan eden gencin şu mutlu sona varışı oldukça havada kalmıştır:filhakikat-aytug-akdogan-3

…İçimde öyle bir koşma arzusu belirdi ki, bacağımdaki sargıyı söküp gökyüzünde uçurtma gibi sallandırmak istedim. Ancak bunun yerine misafirhanedeki yataklardan birine uzandım ve heyecandan gözlerimi dahi kırpmadan, biraz olsun dinlenmeye ve iyileşmeye çalıştım. Ne de olsa geriye yolun en güzel kısmı kalmıştı: Dönüşü.

Ama Akdoğan’ın “Sürgün”de icra ettiği edebiyat bunlardan ibaret değil. Akdoğan, genç yaşına rağmen, metinden dışarı taşan, takdir edilesi bir edebiyat sevgisine ve yazar gözüne sahip. Romanda bu iki özellikle ışıyan birçok pasaj hâlihazırda bulunmakta. “Hala ışığı dertle yanan uykusuz evler gördüm,” gibi yaratıcı, edebi cümleler kurabilen bu yazarın, önceki paragraflarda dile getirdiğimiz, gün gibi ortada tespitlerinin ve didaktikliğinin karşısında, kendini bizzat içinde bulduğu ikilemler okuyucuya keyifli anlar sunuyor. Örneğin, başkişinin hayvan ve doğa sevgisinin aktarıldığı bölümlerde, içi bu kadar öfke ve isyanla dolu bu gencin bir anda yumuşamasını okumak romana keyifli anlar iliştiriyor:

(Köpeğin) masumiyetle çevrili bakışları jilet gibi kesiyor ve kanatıyordu gözbebeklerimi. Onun iyiliği ve güzelliği karşısında utanç duymaya başladım. Öyle ki yüzüne daha fazla bakamaz hale geldim. Sonunda çareyi gözlerimi kapatıp ona sıkıca sarılmakta buldum. Hızla atan kalplerimiz değdi birbirine. İkimiz de titremeye başladık…

Ya da arkadaşı Ateş’in vurulmasını tasvir ettiği bölüm, yazarın gelişmeye açık kaleminin ve yazar gözünün ifşa olduğu bir başka an mesela:

…Asker yavaşça tüfeğini indirdi. Rüzgâr dizlerinin üstüne çöktü ve acıyla yüzünü kapattı. Batuhan hâlâ uyanmaya çalışıyordu. Diğer asker de bunun artık bir kâbus olduğuna inanmaya başlamıştı. Ancak hepsi gerçekti. Ateş için bile bütün bu olanlar fazlasıyla gerçekti. Ateş’in kendi deliliği onu öldürememişti, ancak bir başkasının aklı onun ölümüne neden olmuştu…

filhakikat-aytug-akdogan-4Bunlarla birlikte romanın ikinci kısmının önemini vurgulamak gerekir: başkişinin mültecilerle birlikte deneyimlediği yolculuk. Akdoğan’ın röportajlarından öğrendiğimiz kadarıyla kendisinin bizzat katıldığı bu keder dolu ve zahmetli serüvene dair gerçekten can alıcı gözlemleri ve tespitleri var. Bu yolculuğun meyvasını aldığına inanıyorum çünkü romanın bu çarpıcı kısımlarını okumak okuyucuda sahici bir etki bırakıyor: Sonuçta, aktarılan olaylar filhakika büyük bir trajedi ve yazar da bizzat içinden gözlemlerini satırlara aktarmış. Romanın bir noktasında, kendisinin de dile getirdiği şekilde, başka yazarlar gibi “yumuşak, gösterişli bir koltukta oturmamış, pamuk gibi, yastık gibi şeyler yazıp kendisini kandırmamış.”

Genel olarak bakıldığında, “Sürgün”, genç bir yazar tarafından, yine genç okuyucular için yazılmış bir büyüme romanı. Ama yukarıda da dile getirdiğimiz şekilde, yetişkin okuyucular için de edebi tatlar sunabilecek kısımlara sahip, dokümanter yönleri de bulunan bir çalışma.

 

 

“Sürgün”

Aytuğ Akdoğan

Roman

Epsilon Yayınevi

 

Emre Karacaoğlu

https://www.facebook.com/emrekaracaoglu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir