Ahmet Melih Yılmaz: Bunları “artizlik” yapmak için söylemiyorum

“Evet, en yakın arkadaşım bir sokak çocuğu, bir trans, despot bir anne değil belki ama ortak çok şey var. İnsanız ”

“Evet, en yakın arkadaşım bir sokak çocuğu, bir trans, despot bir anne değil belki ama ortak çok şey var. İnsanız ”

Ankara Dil-Tarih’te okuduğumuz zamanlarda tiyatro bölümünü öğrencilerini dikkatle izlerdik. Hepsi birer yıldız olacaktı hiç kuşkusuz ama bazıları denk geldiğiniz bir kostümlü provada sizi ağlatabilecek kadar iyi oyunculardı. Ahmet Melih Yılmaz onlardan biriydi ve onlardan biraz daha fazlası. Okul merdivenlerinde oturmuş laf salatası yaparken yanımızdan geçtiğinde saygıyla karışık “ keşke arkadaşımız olsa” duygusuyla susar, sahnede devleşme klişesini hakkıyla yerine getiren bu güzel adamın yanımızdan geçtiği o 3, 4 saniyeyi güzelce sindirirdik. Tiyatro sahnesinden tiyatro sahnesine koşarken, araya bir de Venedik Film Festival’inde yarışacak “Abluka”daki rolünü katan Ahmet Melih’e sinsice yaklaştım ve hep sormak istediklerimi sordum.

En klişe soruyla başlamak istiyorum; çünkü kariyerinin başında bir oyuncusun desek yanlış olmaz. Biz Ankaralılar ya da Ankaralılaşmışlar seni yakından tanıyoruz ama yine de kısaca bahsetsek fena olmaz. Ahmet Melih kişisi kimdir?

Ben Ahmet Melih Yılmaz. 89’da Ankara da doğuyorum. Ahmet’i babam, Melih’i annem koyuyor. Liseyi bitirip üniversite için İstanbul’a gelene kadar içe kapanık bir çocukluk geçiriyorum. Liseyi ikincilikle bitiriyorum ama Kalabalık yerlerde söz bana gelince sanki yerin dibine giriyorum, yüzüm kızarıyor. İstanbul’a gelince üniversitenin tiyatro topluluğuna katılıyorum. İnsanlarla ilişkilerim başlıyor. Topluluk acayip iyi geliyor. Sanırım ta O zamanlar kendime verdiğim sözler şimdiki ben içinmiş gibi. Tiyatro kulübünde İkincikat Tiyatro’nun ortaklarından Sami ile ev arkadaşlığımız başlıyor. O zamanlar iş bu kadar ciddi değil belki ama biz şimdikinden daha ciddi çalışıyoruz. Sami mühendislik okuyor ben edebiyat.. Eric de Volder’in Oda ve Adam oyununu çalışıyoruz. Oyun beğenilmiyor topluluk tarafından. Şimdi iyi ki de beğenilmedi oyun, diyorum çünkü ertesi sene ben tiyatro okumaya gidiyorum Sami de İkincikat’ın temellerini atıyor…

Geçen sezon birden çok oyunla sahnedeydin. Hepsi birbirinden farklı karakterleri işleyen oyunlardı. Sahnede “rolüne girmiş” oyuncudan çok “rolün içine girdiğini çaktırmayan, direkt oyunun kendisi olan” oyunculardansın benim için. Peki sen nasıl yaşıyorsun bu tür dönemlerde? Nasıl sağlıyorsun o dengeyi, bir sürü farklı karakter arasında gidip gelirken?

Geçtiğimiz sezon yoğun ve yorucu bir sezondu. Mekansahne’nin Ankara ve İstanbul oyunları bir yandan Tatbikat Sahnesi. Oyunlar dışında bizi en çok yoran Mekansahne’nin işletilmesi oldu. İşletmeci olamadığımız için gezici tiyatroya dönmemiz iyi oldu. Çünkü ayda otuz gün varsa yirmi günü oyun oynuyordum. Bunun yanında kırk lira alıyordum. Kirayı çıkarmak için oyun yapmaya mecbur kaldığımızı fark edince mekanı kapatma kararı aldık. Mekansahne’nin oyun metinleriyle ve oyun yapma biçimiyle alakalı. Bize göre tiyatro biraz da “oyuncu sanatı.” Merkezde ışık, dekor olmadığı için, çoğunlukla anlatı çalıştığımız için, bir illüzyon varsa bunu çoğunlukla karakter üzerine kuruyoruz ve metinler sana öyle akıyor ki, o replikler seni başka biri yapıyor. En avantajlı kısmı yazarlarıyla Şamil ve Pelin’le yan yana olmam. Ama tercih ettiğimiz anlatma biçiminin dışında oyunlar izleyince de keyif alıyorum. İlla böyle olacak diye bir şey yok. İyi bir reji içine kurulmuş oyun tadından yenmez olabilir. Tiyatronun zorluğu oyunu hep yeniden oynaman. En baştan. Hiç oynamamış gibi. Sinemadan farkı bu galiba. Orada bi kere, iki kere, beş kere tekrar al. Son kertede “Kestik!”sesi geliyor. Ama tiyatroda oynadığın karakteri tutman, unutmaman gerekiyor. Bir de oynadığım roller yaşadığım çevreden o kadar da uzak değil. En azından duygu olarak. Evet en yakın arkadaşım bir sokak çocuğu, bir trans, despot bir anne değil belki ama ortak çok şey var. İnsanız .

received_10155940600300705-1Erdal Beşikçioğlu’nun yönettiği “Woyzeck Masalı”nda Woyzeck’i oynadın. “Kadınlar, Aşklar, Şarkılar”da da yine şarkı söylüyordun. Müzikallere ya da direkt müziğin kendisine ayrı bir ilgin olduğunu söyleyebilir miyiz?

Lise hayatımdaki içe kapanıklığım kulağımda kulaklığım test çözerek geçti. Sanırım şarkılara o zaman tutunmaya başladım. Her şeyi dinleyip söyleyemiyorum. Oyunlarda kullandığımız şarkıların çoğu mp3 çalarlarımızda mevcut zaten. Müzikle ilgili en eski anım ilkokulda en yakın arkadaşım sünnet oluyor. Evde Gün içinde mevlit okunuyor. Bir kenardan dinliyorum bende. Sonra hoca bir ilahi söylüyor. Ardından bir baygınlık geçiyorum ağlamaktan. Annem yüzümü yıkıyor. Acayip etkileniyorum duyduğum şeyden. Oyunculuktan bile ağır basıyor kimi zaman şarkıcı olmak. Çünkü en büyük hayalim pavyonda şarkı söylemek. Tatbikat’ta iş biraz değişiyor. Çünkü oyun müzikal ama ben orada şarkı söylemiyorum. Söyleyemiyorum. Sonra başkası söylüyor. Şarkı söylemiyorum ama müzikalden en iyi erkek oyuncu adaylığım bile var. Daha ne olsun!

Seni sahnede izleyenler eminim ki bana katılacaklardır. Vücudun inanılmaz esnek görünüyor. Fiziksel bir özelliğinin avantajı mı bu yoksa zamanla geliştirdiğin, üzerinde çalıştığın bir şey mi?

Tiyatro okurken dansa merak salıyorum. Modern dans kursuna gidiyorum. O zamanlar hareket etmek, beden üzerine çalışmak acayip ilgimi çekiyor. Bir yandan yurt dışından izlediğim performans videoları. Derslerde gördüğümüz Andy Warhol ve Pop Art gibi döneminin adamları çok ilgimi çekiyor. Bir de ömrüm workshoplar içinde geçti. Bulduğum her atölyeye katıldım. Yoga yaptım. Bir de evdeki kedileri kıskanıyorum. Her şeyi yapabiliyorlar.

Emin Alper’in Venedik Film Festival’inde yarışacak olan “Abluka” filminde oynadın. Nasıl gelişti bu süreç?  Bu senin ilk sinema deneyimin değil mi?  Yada kaçırdığımız çalışmaların oldu mu sinemada ?

Emin Abi bizim Avzer’i izlemeye geldi. Sonra bana senaryoyu yolladı. Ahmet ve Nuri karakterleri için çalışmamı istedi. Ardından filmin Nuri’si oldum. İlk sinema filmim “Abluka” . Ve Emin Alper ile çalışmak çok keyifli. Ucundan kıyısından bulaştığım için çok şanslıyım.

Ve son olarak bir oyunundan sonra söyleşiye kalmıştım. Sahnede ne kadar enerji doluysan, sahneden indiğinde konuşurken bir o kadar naif ve sakin görünüyorsun. Bu çok iyi oyuncuların ortak yönüymüş gibi gelir bana hep. Sadece benim denk geldiğim bir şey miydi acaba? Ya da gerçekten sahnede olmayınca utangaç biri olma durumu var mı? 

Bunu “artizlik” yapmak için söylemiyorum ama oynadığım oyunlar biraz yorucu, biraz zor. O sebeple söyleşilerde halim kalmıyor pek. Ama söylediğin şey olmuyor değil. Rol üzerinden konuşmak çok kolay. Ben değilim ki o! Ama söyleşilerde ben benim. Üstüne biraz yorgun benim.

Röportaj: Duygu Sezer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir